Kutunun kapağını titreyen ellerimle kaldırdım. İçinde eski model bir anahtar, küçük bir zarf ve katlanmış sararmış bir fotoğraf vardı. Fotoğrafta genç bir Kemal Bey ile kucağında iki yaşlarında bir kız çocuğu görünüyordu. Fotoğrafın arkasına ise tek cümle yazılmıştı:
“İnsan, en büyük mirasını kasasında değil, güvendiği kalpte saklar.”
Odadaki herkes şaşkınlıkla bana bakarken avukat zarfı açmamı istedi.
İçinden Kemal Bey’in kendi el yazısıyla yazdığı kısa bir mektup çıktı.
“Sevgili Ece,
Bu satırları okuyorsan artık aranızda değilim. İnsanlar seni servetim için benimle evlenen genç kadın olarak hatırlayacak. Buna engel olmaya çalışmadım. Çünkü insanların gerçek yüzü ancak önyargılarıyla ortaya çıkar.
Bu kutudaki anahtar, şehir dışındaki eski çiftliğimin anahtarıdır. Orada seni bekleyen başka belgeler var. Çocuklarımın da bunlara şahit olmasını istedim.”
Mektup biter bitmez Kemal Bey’in oğlu öfkeyle ayağa kalktı.
“Babamın eski çiftliği yıllardır boş. Orada hiçbir şey yok.”
Avukat sakin bir sesle, “Gitmeden bunu bilemeyiz,” dedi.
Ertesi gün hepimiz birlikte çiftliğe gittik.
Burası bakımsız görünüyordu ama içerisi şaşırtıcı derecede düzenliydi. Kemal Bey belli ki ölmeden önce burayla özel olarak ilgilenmişti.
Anahtarla eski çalışma odasını açtım.
Masanın çekmecesinde ikinci bir zarf duruyordu.
Bu kez avukat yüksek sesle okumaya başladı.
“Çocuklarım,
Yıllardır bana yalnızca servetimin gözüyle baktınız. Beni aradığınız günlerin çoğu para istemek içindi. Hastalandığımda ise yanımda en çok kalan kişi Ece oldu.
Ona maaşlı bir bakıcı gibi davranmadım. Çünkü bana gerçekten insan olduğumu yeniden hissettirdi.”
Odanın içi sessizliğe gömüldü.