Aylin gözlerini kaçırdı.
Sonunda ağlamaya başladı.
Serkan’ın işlerinin aylardır kötü gittiğini anlattı.
Evin kredi borcunun biriktiğini söyledi.
Kredi kartlarının dolduğunu, Serkan’ın yaptığı bazı yanlış yatırımlarda para kaybettiğini söyledi.
Sonra, benim üzerimden alınabilecek bir hayat sigortasının aileye “güvence” olabileceğini konuştuklarını itiraf etti.
“Biz sana bir şey yapmayacaktık anne.”
Öyle bir cümleydi ki insan nereden tutacağını bilemiyordu.
“Demek bunu söylemeye ihtiyaç duyuyorsun.”
“Yanlış anlıyorsun.”
“Hayır Aylin. Ben altı ay boyunca yanlış anladım. Şimdi ilk kez doğru anlıyorum.”
O akşam Murat tekrar aradı.
Eskişehir’deki evimin ve banka hesaplarımın durumunda olağan dışı bir işlem görünmediğini söyledi.
İçimden derin bir nefes aldım.
Ona tüm mal varlığım üzerinde yalnızca benim talimatımla işlem yapılmasını sağlayacak gerekli noter ve banka bildirimlerini hazırlamasını istedim.
Ayrıca yıllar önce Aylin’e verdiğim genel vekâleti iptal ettirdim.
Ertesi sabah Eskişehir otobüsüne bilet aldım.
Kapıdan çıkarken Emir koşarak bacağıma sarıldı.
“Büyükanne gitme.”
İşte o an tutamadım.
Çömeldim.
Yüzünü iki elimin arasına aldım.
“Sen kötü bir çocuk değilsin.”
“Ben sana kötü şey söyledim.”
“Sen duyduğunu söyledin. Ama bundan sonra bir şeyi öğrenmeni istiyorum.”
“Neyi?”
“Bir insanın ne kadar parası olduğuna değil, sana nasıl davrandığına bak.”
Emir hiçbir şey anlamamış gibi başını salladı.
Belki dört yaşında anlamadı.
Belki yıllar sonra anlayacaktı.
Onu alnından öptüm.
Aylin koridorda durmuş bizi izliyordu.
Gözleri kıpkırmızıydı.
“Anne…”
Elimi kaldırdım.
“Beni durdurma.”
“Bir daha gelmeyecek misin?”
“Emir benim torunum. Onu sevmekten vazgeçmeyeceğim.”
Sonra doğrudan gözlerinin içine baktım.
“Ama seni sevmem, bana istediğin şeyi yapabileceğin anlamına gelmiyor.”
Otobüs hareket ettiğinde İstanbul yavaş yavaş arkamda kaldı.
Eskişehir’e vardığımda evimin kapısını açtım.
Altı aydır kapalı kalmış evin içinde hafif bir toz kokusu vardı.
Perdeleri açtım.
Güneş salona doldu.
Kendi koltuğuma oturdum.
Kendi bardağıma çay koydum.
Kimse benden yemek istemedi.
Kimse yere bıraktığı çorabı toplamamı beklemedi.
Kimse bana “Burada bedava kalıyorsun” demedi.
Ve insan bazen özgürlüğün ne kadar büyük bir zenginlik olduğunu ancak kendi evinde sessizce çay içerken anlıyor.
Bir hafta sonra Aylin aradı.
Açmadım.
İkinci hafta yine aradı.
Üçüncü hafta mesaj attı:
“Anne, banka eve ihtar gönderdi. Serkan’la çok kötü durumdayız. Ne olur yardım et.”
Telefonu uzun süre elimde tuttum.
Eskiden olsa hesabımdaki son parayı gönderirdim.
O gün göndermedim.
Sadece şunu yazdım:
“Borçlarınızı birlikte yaptınız. Birlikte ödeyeceksiniz. Ben artık sizin sonuçlarınızı taşımayacağım.”
Aylar geçti.
Duyduğuma göre arabalarını sattılar.
Daha küçük bir eve taşındılar.
Serkan ile Aylin’in arasındaki tartışmalar arttı.
Bir süre sonra Serkan evden ayrıldı.
Bir sabah Aylin tek başına Eskişehir’e geldi.
Kapıyı açtığımda karşımda altı ay önceki pahalı kıyafetleriyle dolaşan kadın yoktu.
Yorgun görünüyordu.
Elinde küçük bir poşet vardı.
İçinden benim İstanbul’a giderken götürdüğüm, Emir’e ördüğüm mavi kazak çıktı.
“Bunu görünce seni düşündüm,” dedi.
Ben hiçbir şey söylemedim.
Mutfakta karşılıklı oturduk.
Uzun süre ikimiz de çayımıza baktık.
Sonunda:
“Anne, sana özür dilerim desem yetmeyecek biliyorum.”
“Yetmez.”
Başını eğdi.
Bu cevabı beklemiyordu.
“Beni affetmeyecek misin?”
“Affetmek başka şey, unutmak başka.”
Gözlerinden yaşlar aktı.
“Parayı kaybedince aklımı kaybettim. Serkan sürekli ev gidecek diyordu. Ben de korktum.”
“Korkmak insana annesini aşağılatma hakkı vermez.”
“Biliyorum.”
“Çocuğunun yanında benim ölümümden konuşma hakkı hiç vermez.”
Aylin yüzünü elleriyle kapattı.
İlk kez ağlamasına rağmen ona koşup sarılmadım.
Çünkü bazen bir anne çocuğunu kurtarmak için sarılır.
Bazen de büyümesi için sarılmaz.
Bir süre sonra başını kaldırdı.
“Emir seni soruyor.”
“Onu getir.”
Şaşkınlıkla baktı.
“Gerçekten mi?”
“Ben torunumu cezalandırmayacağım. Sizin yaptığınız hatayı tekrar etmeyeceğim.”
O gün kızımla her şeyi düzeltemedik.
Bazı şeyler bir çayla, bir özürle düzelmiyor.
Ama bir sınır çizdik.
Aylin artık benden para istemedi.
Ben de hayatımı onun borçlarını kapatmak için harcamadım.
Emir zaman zaman hafta sonları yanıma gelmeye başladı.
Bir gün mutfakta kurabiye yaparken bana:
“Büyükanne, sen çok yaşlanınca ben sana bakarım,” dedi.
Gülümsedim.
“Bana bakmak zorunda değilsin.”
“Niye?”
“Çünkü sevgi borç değildir.”
Sonra unu küçük elleriyle tezgâha döktü.
Her taraf bembeyaz oldu.
İkimiz de güldük.
O an anladım ki benim asıl kazancım evimi, paramı ya da birikimimi korumak değildi.
Asıl kazancım, altmış iki yaşında bile olsa bir insanın “hayır” demeyi öğrenebileceğini anlamaktı.
Biz annelere yıllarca aynı şey öğretildi:
Çocuğun için katlan.
Çocuğun için sus.
Çocuğun için elindekini ver.
Ama kimse şunu öğretmedi:
Çocuğunu sevmek, onun sana yaptığı her yanlışı kabul etmek değildir.
Bazen bir anne evladına verebileceği en büyük ders için cüzdanını değil, kapısını kapatmak zorundadır.
Ben kızımı hayatımdan tamamen silmedim.
Ama kendi hayatımın anahtarını bir daha onun eline vermedim.
Çünkü aile olmak, bir insanın emeğini bedava sanmak değildir.
Aile olmak, yaşlı bir annenin malını gelecekte alınacak miras gibi hesaplamak hiç değildir.
Ve en önemlisi, çocukların yanında söylediğimiz her söz bir gün bize geri döner.
Bazen dört yaşındaki küçücük bir parmakla yüzümüze doğrultulur.
Siz benim yerimde olsaydınız ne yapardınız? Kendi evladınız yaptığına gerçekten pişman olsa affeder miydiniz, yoksa bazı sınırlar bir kez aşıldığında artık hiçbir şey eskisi gibi olmamalı mı?