Düğün gecesi gelip çattı. Şık kıyafetlerini giyen Hüseyin Efendi, kendisini yeniden genç hissettireceğini iddia ettiği şifalı bir macundan ve kuvvet şurubundan içti. Beklenti dolu gözlerle Zeynep’in elini tutarak onu yatak odasına götürdü. Tedirgin olan Zeynep, adamı hayal kırıklığına uğratmaktan korkarak zoraki bir gülümseme takındı.
Ortam samimileşip Hüseyin Efendi kulağına sevgi dolu sözler fısıldarken, birdenbire adamın yüzü kasıldı ve nefesi kesilmeye başladı. Zeynep’in elini bırakıp diğer elini göğsüne götürdü ve tüm ağırlığıyla yatağın üzerine yığıldı. Zeynep korkuyla açılan gözleriyle feryat etti: “Hüseyin Efendi! Ne oluyor size?” Onu tutmaya çalıştı ama adamın bedeni ter içinde kalmış ve kaskatı kesilmişti.
Hüseyin Efendi’nin boğazından çıkan hırıltılı bir inilti genç kadını sarstı. Dakikalar önce içtiği o şifalı iksir Zeynep’in zihninde şimşek gibi çaktı: Onu “gençleştireceğine” güvendiği şey, sessiz bir zehre dönüşmüştü. Çaresizce yardım çığlıkları atan Zeynep’in sesine, Hüseyin Efendi’nin kızları ve diğer akrabaları odaya daldı. Yaşlı adamı hareketsiz, genç gelini ise şaşkınlık ve gözyaşları içinde buldular.
O gece çığlıkların, koşuşturmaların ve feryatların birbirine karıştığı bir kaos gecesiydi. Hüseyin Efendi’yi apar topar hastaneye yetiştirdiler ancak doktorlar sadece en acı haberi verebildiler: Yaşından dolayı kalbi bu zorlamaya dayanamamış ve ani bir kalp krizi geçirmişti. Haber tüm kasabaya yayıldı. Zaten bu dengesiz evlilik hakkında konuşan ahali, şimdi sesini daha da yükseltmişti. Bazıları Zeynep’e acıyor, bazıları ise alay ediyordu: “Bir oğul bile veremeden gitti… Kaderin adaleti işte.”..
Zeynep, bakışları uzaklara dalmış bir halde sessiz kaldı. Kendi sözlerini hatırladı: “Görevimi yerine getireceğim.” Ama o görev hiç başlayamamış; her şey kimsenin öngöremediği bir trajediyle son bulmuştu.
Cenazeden sonra düğün için alınan para, ailesinin borçlarını ödemeye ve kardeşinin tedavisini karşılamaya yetti.
Ancak bunun karşılığında Zeynep’i zalim bir gelecek bekliyordu: Yirmisinde dul kalmış ve sonsuza dek “Hüseyin Efendi’nin ikinci karısı” olarak damgalanmıştı.
Büyük baskılar ve beklentilerle bir yuvanın başlangıcı olması gereken o düğün gecesi, bir adamın hayatının son gecesi; genç bir kadının ise ömrünün sonuna kadar taşıyacağı ağır bir çilenin ilk günü olmuştu.