Mektubun sonunda ise bizi en çok etkileyen satırlar vardı.
“Eğer Aslı gerçekten beni seviyorsa, bu belgelerin hiçbir önemi olmayacak. Ama yalnızca servetimi seviyorsa, gerçek er ya da geç ortaya çıkacaktır.”
Belgeleri avukatımıza teslim ettik.
Süreç aylar sürdü.
Mahkeme, satış işlemlerinin önemli bölümünün usulsüz yapıldığına karar verdi. Bazı taşınmazlar yeniden terekeye döndü. Hesap hareketleri incelendi ve haksız şekilde aktarılan paraların büyük kısmı geri alındı.
Aslı ise bütün bu süreç boyunca kendisini mağdur gibi göstermeye çalıştı.
Televizyonlara çıkmadı, röportaj vermedi ama ortak tanıdıklara sürekli aynı cümleyi söylüyordu.
“Bana iftira atıyorlar.”
Fakat belgeler konuşuyordu.
Babamın ses kayıtlarından birinde şu cümleyi duyduk:
“İnsan sevdiği kişiden şüphe etmek istemiyor. Ama bazen gerçekleri görmek için kalbin değil, vicdanın karar vermesi gerekiyor.”
Bu kayıt mahkemede dinletildiğinde salonda derin bir sessizlik oluşmuştu.
Karar açıklandıktan sonra Aslı, babamdan kalan hiçbir mal üzerinde hak iddia edemedi.
Hakkındaki bazı işlemler ayrıca savcılığa taşındı.
Biz ise yıllar sonra ilk kez çocukluğumuzun geçtiği eve birlikte girdik.
Ev, Aslı’nın yaptırdığı gösterişli değişikliklere rağmen hâlâ babamın kokusunu taşıyordu.
Ağabeyim depoda eski takım çantasını buldu.
İçinde yıllar önce birlikte yaptığımız küçük ahşap kayık duruyordu.
Babam onu ben on yaşındayken yapmıştı.
Kayığı elime aldığımda gözyaşlarımı tutamadım.
O gün anladım ki insanın geride bıraktığı en büyük miras evler, arsalar ya da banka hesapları değildi.
Bize bıraktığı dürüstlük, emek ve doğru olanı savunma cesaretiydi.
Babam, hayattayken kurduğu planla servetini değil, adaletin yerini bulmasını sağlamıştı.
Cenazesinde herkes Aslı’nın neden bir anda bembeyaz kesildiğini merak etmişti.
Aylar sonra cevabı herkes öğrendi.
Onun korktuğu şey, babamın ölümü değildi.
Gerçeğin, sonunda kendisine yetişmiş olmasıydı.