Ekim ayında bir Salı sabahıydı. Ben uyurken kapımın altından bir zarf bırakılmıştı. Krem rengi kağıdın üzerindeki el yazısını tanıyamadım ama gönderen kısmındaki adresi görünce mideme bir kramp girdi: Sahil Anıt Hastanesi. Zarfn içinden çıkan kısa not, geçmişimle aramda ördüğüm o özenli mesafeyi bir anda yerle bir etti: “Sayın Davut Bey, eski eşiniz Reyhan sizi acil durumlarda aranacak kişi olarak belirtmiş. Kendisi hastaneye yatırıldı ve sizi görmek istiyor.”
Boşanmamızın kesinleşmesinin üzerinden üç ay geçmişti. İkimizi de yavaş yavaş tüketen o evlilikten artık özgürleştiğime inanarak adliyeden çıkalı sadece üç ay olmuştu. Reyhan’la son yılımızı aynı çatının altında iki yabancı gibi geçirmiş, çoğunlukla avukatlar aracılığıyla ya da faturalar ve eşyalar üzerine buz gibi konuşmalarla iletişim kurmuştuk.
Hastaneye gidiş yolunda zamanın geriye doğru aktığını hissettim. Katettiğim her kilometre, gömmeye çalıştığım anıları canlandırıyordu: Reyhan’ın ilk randevumuzdaki kahkahası, beni kahve kokusu ve detone şarkılarıyla uyandırışı ve sonunda evimize, kimsenin dokunmadığı mobilyaların üzerindeki toz gibi çöken o ağır sessizlik…
Onu kardiyoloji servisinde, pencere kenarında otururken buldum. Üzerindeki hastane önlüğü onu hatırladığımdan daha küçük ve zayıf göstermişti. Bir zamanlar her zaman bakımlı olan o koyu renkli saçları, omuzlarına darmadağınık dökülmüştü. Yedi yıl önce beni ona çeken o özgüven gitmiş; yerine kırılgan, yorgun ve kararsız biri gelmişti.
Kapı eşiğinde beni fark edince, “Geldin,” dedi. Sesinde hem şaşkınlık hem de bir rahatlama vardı.
“Hastane bana ulaştı,” dedim. “Seni sormamı istediklerini söylediler.”
devamı sonraki sayfada…
