Şimdii ağzını açıp onu savunmaya kalkarsan, hiç uzatmam, boşanma davasını açarım! diye bağırdı Ayşe, eliyle salonun darmadağın hâlini gösterirken

Bu utanç verici rezalet beni derinden sarsıyor.

tuvalet kâğıdı parçalarıyla da dolmuştu. Bir de şuraya bak, kirli sepetinin dibinde boş bir prezervatif kutusu duruyor. Ne güzel sınav hazırlığı, değil mi? Anlaşılan anatomi dersinin uygulamalı kısmına kendilerini fazlasıyla kaptırmışlar.

Mehmet, banyodan yayılan ağır kokuyla yüzü bembeyaz kesilerek istemsizce bir adım geri çekildi. Gözlerini lekelenmiş lavabodan, kir içindeki klozetten kaçırmaya çalıştı. Fakat kız kardeşinin yaptığı rezilliği kabul etmek yerine, yine saldırıya geçmeyi tercih etti.

— Prezervatiften sana ne? Genç bunlar, arkadaşlarıyla oturmuşlar, fazla abur cubur yemişler, gazlı içecekleri de ölçüsüz içmişler, midesi dayanmamış işte! — diye terslendi, banyodan başını çevirerek. — Sanki sen öğrenciyken melek gibiydin de hiç arkadaş ortamında kendini kaybetmedin! Kızın üzerinde dünya kadar baskı var. Üniversitede ilk sınav dönemi, hocalar sıkıştırıyor, dersler ağır, sinirleri iyice gerilmiş. O da bir an dağıtmak istemiş. Hem o adamlar… Belki de fikir ondan çıkmadı! Belki kendileri eve gelmek için ısrar ettiler, ellerinde paketlerle, içeceklerle kapıya dayandılar; o da hayır diyemedi. Elif öyle biridir, yumuşak huyludur, çekingendir, insanları kıramaz.

— Çekingen mi? — Ayşe’nin dudakları küçümseyici bir ifadeyle kıvrıldı; kocasına, aklını kaçırmış gibi bakıyordu. — Senin o çekingen kız kardeşin, bundan on beş dakika önce bana ağzına gelen en ağır küfürleri savuruyordu. Bu adamları da buraya kendi elleriyle aldı. Bizim evimize, Mehmet. Onarımıyla, eşyasıyla, düzeniyle benim alın terimle kurduğum eve. Ama daha bitmedi. Gel, gezimiz devam ediyor.

Ayşe koridora çıkıp yatak odasına doğru yürüdü. Mehmet, isteksizce onun peşinden sürüklendi; her adımında ayağının yapış yapış olmuş laminata değdiğini hissediyordu. Yatak odasının hali de banyodan aşağı kalır gibi değildi.

— Burası bizim yatağımız, — dedi Ayşe, her kelimeyi tek tek bastırarak. Eliyle darmadağın edilmiş çarşafları gösterdi. Açık renkli nevresimin üzerinde dökülmüş gazlı içecekten kalma koyu lekeler, etrafa saçılmış tütün kırıntıları ve kirli ellerin bıraktığı yağlı izler vardı. — Bu yatakta yabancı, pasaklı adamlar yatmış. Biz işteyken, şehir dışındaki toplantılardayken senin o küçücük akrabanla burada tam olarak ne yaptıklarını düşünmek bile istemiyorum. Dolabın içi, sanki biri üç gün boyunca pencere açmadan burada sigara içmiş gibi kokuyor. İstersen şimdi uzan şu yatağa, yabancı terinin kokusunu içine çeke çeke keyif yap. Ben bu pisliğe parmağımın ucuyla bile dokunmam.

Mehmet’in yüzü öfkeden çarpıldı. Mahvolan eşyalar, kirlenen ev, rezil edilen düzen umurunda bile değildi. Onun gördüğü tek şey, karısının dokunulmaz saydığı ailesine laf etmiş olmasıydı. Çenesini öyle sıkmıştı ki elmacık kemiklerinin yanında kasları belirginleşmişti.

— Sen zaten onu başından beri sevmedin! — diye bağırdı Mehmet, titreyen parmağını karısına doğru uzatarak. — İlk günden beri açık aradın, bahane bekledin! Senin insanlarla işin yok; varsa yoksa yastıkların düzgün dursun, yerler parlasın, eşyaların milim oynamasın! Elif merdiven boşluğunda çorapla titriyor, sen bana burada yataktaki lekeden, lavabodaki pislikten nutuk çekiyorsun. Şimdi gidip onu geri getireceğim. Sen de, Ayşe, ona el kaldırdığın ve onu sokak köpeği gibi kapının önüne attığın için özür dileyeceksin!

— Eğer o kapıyı açıp onu tekrar içeri alırsan, — Ayşe’nin sesi bir anda buz gibi, duygusuz ve sert bir tona büründü, — bu evdeki her karış pisliği kendi ellerinle temizlersin. Temizlikçi çağırmak yok, benden yardım istemek yok. Ben de kendime düzgün bir otelde oda tutarım. Siz ikiniz burada, kirin, şişelerin, izmaritlerin arasında gönlünüzce yaşarsınız.

— Ben ne dediysem o! O bu gece burada kalacak. Burası benim de evim! — diye hırladı Mehmet. Topuklarının üzerinde sertçe dönüp hızla antreye yöneldi. Kilidin içinden kuru bir metal sesi geldi; kapı hafif bir gıcırtıyla açılırken sigara kokusuna bulanmış antreye merdiven boşluğunun serin havası doldu.

Mehmet kapıyı sonuna kadar araladı. Beton sahanlıkta, sırtını duvara vermiş, kollarını omuzlarına dolamış halde Elif duruyordu. Biraz önceki arkadaşları, tehlikenin ilk işaretini alır almaz akıllıca merdivenlerden aşağı süzülüp ortadan kaybolmuş, eğlence ortağını kaderiyle baş başa bırakmışlardı. Genç kız hem acınası hem de mide bulandırıcı görünüyordu: ucuz rimeli yanaklarına kara lekeler halinde akmış, üstündeki bol erkek tişörtü kalçalarını zor örtüyor, ince naylon çorapları merdiven tozundan kapkara olmuştu. Çoraplardan birinin başparmak kısmı da yırtılmıştı. Mehmet’i görür görmez Elif’in hâli değişti. Az önceki büzülmüş, çaresiz duruşu bir anda yok oldu; sırtını dikleştirdi, uykusuzluktan ve içtiği ağır şekerli içeceklerden bulanıklaşmış gözlerinde arsız ve zafer kazanmış bir parıltı belirdi. Korumanın geldiğini anlamıştı. Artık rahatça saldırıya geçebilirdi.

— Gel içeri, Elif, korkma, — dedi Mehmet, kız kardeşinin omuzlarına şefkatle kolunu dolayarak onu yeniden sigara kokulu antreye çekti. Bunu yaparken Ayşe’ye açıkça düşmanca, yakıcı bakışlar fırlatıyordu. — Kimse sana bir daha dokunamaz, kimse seni kapının önüne koyamaz. Geç salona, kanepeye otur. Ben sana hemen sıcak bir şeyler getireyim. Bu histeri nöbeti geçiren kadın da nereye gidiyorsa gitsin. Eğer onun için mobilyadaki bir parça sünger ve yerlerin temizliği canlı bir insandan daha kıymetliyse, yolu açık olsun.

— Mehmet, o kadın gerçekten aklını kaçırmış! Az kalsın beni merdivenden aşağı yuvarlayacaktı! — diye sızlandı Elif, tiyatro oynar gibi burnunu çekerek. Yanaklarına iyice bulaşmış ucuz makyaj kalıntılarını eliyle dağıtıyordu; siyah izler cildine daha da yayılmıştı. — Ben çocuklarla sadece ekonomi notlarını konuşuyordum. Derslerden kafamız şişmişti, birer kutu gazlı içecek açtık, o kadar. Sayılardan bunalan beynimiz biraz dinlensin istedik. Sonra bu kadın eve fırtına gibi daldı, bağırmaya, hakaret etmeye başladı; eline tava alıp üzerimize yürüdü! Arkadaşlarım şok oldu. Onlar gayet düzgün insanlar, iyi ailelerin çocukları! Sonra beni saçlarımdan tuttu, soğuğa attı. Montumu bile giymeme izin vermedi. Orada neredeyse donacaktım!

Ayşe tek kelime etmedi. Koridorda, sırtını duvara yaslamış halde duruyor; bu ucuz, mide bulandırıcı gösteriyi sessizce izliyordu. İçinde artık ne öfke kalmıştı ne kırgınlık ne de bağırıp çağırma isteği. Bir saat önce kocasına duyduğu sevginin, beraber kuracaklarını sandığı geleceğe dair umudun hâlâ titrek de olsa yaşadığı yerde şimdi buz gibi, bütün duyguları yakıp kül eden kocaman bir boşluk büyüyordu. Yıllardır Mehmet’in açıkça çocukça davranışlarına göz yummaya çalışmıştı; kalabalık ve arsız akrabalarına karşı herkesin sevdiği, iyi yürekli adam gibi görünme takıntısını sineye çekmişti. Onların habersiz gelişlerine katlanmış, geri dönmeyeceğini bile bile borç para vermiş, arkalarından bulaşık toplamış, sofraları kaldırmıştı. Ama bugün her şey bitmişti. Ayşe’nin bütün yanılgıları, yapış yapış zeminlere, sigara kokan duvarlara ve karşısında açıkça sergilenen bu acımasız ihanete çarpıp paramparça olmuştu.

Hiçbir şey söylemeden döndü ve kararlı, ölçülü adımlarla yatak odasına geçti. Ekşi mide kokusu, kirli çamaşır ve bayat duman yeniden burnuna doldu; fakat artık bunu neredeyse hissetmiyordu. Gömme dolabın üst rafından kalın kumaştan yapılmış küçük seyahat çantasını indirdi. Üzerine yapışmış kül parçalarını silkeleyip kirletilmiş yatağın kenarına bıraktı ve tek bir gereksiz duygu göstermeden, düzenli hareketlerle eşyalarını toplamaya başladı. Kimlikleri, evrakları, iş sözleşmelerinin bulunduğu dosyayı, dizüstü bilgisayarını, şarj aletini, kendi parasıyla aldığı takıların durduğu küçük kutuyu, banyodan aldığı temel bakım malzemelerini ve birkaç takım temiz ofis kıyafetini çantaya yerleştirdi.

Metal fermuarın sert sesi duyulunca Mehmet yatak odasının kapısında belirdi. Karısından alışık olduğu karşılığı göremeyince saldırganlığı hızla yerini hafif bir şaşkınlığa bırakmaya başlamıştı. Yine de kabarmış gururu, sahte erkeklik onuru ve yan odada seyirci gibi bekleyen kız kardeşinin varlığı geri adım atmasına, düzgünce konuşmaya çalışmasına izin vermiyordu.

— Bu ne şimdi, ucuz bir gösteri mi hazırlıyorsun? — diye sordu alayını gizleme gereği bile duymadan. Kapı pervazına omzunu dayamış, kollarını göğsünde kavuşturmuştu. — Güya kırılmış, incinmiş masumu oynayıp annenin kanatları altına mı kaçacaksın? Hadi bakalım, topla eşyalarını, git. Ama şunu bil: Bu eşiği şimdi geçer, bizi burada bırakıp gidersen geri dönmeyi aklından bile geçirme. Ben, kendi evimde küçük kız kardeşime el kaldıran ve onu sokağa atan bir kadına katlanmam.

— Kendi evinde mi? — Ayşe, ipek bluzunu belgelerin üzerine özenle yerleştirirken bir anlığına durdu; sonra başını ağır ağır kaldırıp kocasına baktı.

Bu utanç verici rezalet beni derinden sarsıyor.

Bakışları ise buz gibi, donuk ve bütünüyle yabancıydı.

— Mehmet, anlaşılan bu gerginlik sende ciddi bir hafıza kaybına yol açmış. Bu daireyi ben, daha seninle evlenmeden önce aldım. Kredisini üç yıl boyunca, hafta sonu nedir bilmeden çalışarak ben ödedim. Şu evde gördüğün mobilyadan beyaz eşyaya, duvardaki en küçük çiviye kadar her şey benim paramla alındı. Sen beş yıl önce buraya eski püskü bir bavulla geldin; içinde de iki yıpranmış kazak, bir deodorant ve oyun konsolundan başka bir şey yoktu. Merak etme, buradan çıkarken de aşağı yukarı aynı yükle çıkacaksın.

— Bana o kâğıt parçalarınla gözdağı vermeye kalkma! — Mehmet’in sesi öfkeyle yükselirken bir an çatallaştı; az önceki yapmacık rahatlığından eser kalmamıştı. Birden doğruldu, yüzü yeniden al al lekelerle doldu. — Beş yıldır resmî nikâhlı karı kocayız biz! Bu evlilik içinde edinilmiş mal sayılır! Ben de buraya emek verdim, tadilatta yardım ettim! Kanunen bunun yarısı benim hakkım!

Ayşe, çantanın sıkışan fermuarını sertçe çekip kapattı, askısını omzuna geçirirken acı, kupkuru bir gülümseme dudaklarının kenarında belirdi.

— Buraya kattığın şey varlığın mıydı, yoksa koridora yamuk yumuk yapıştırdığın duvar kâğıtları mı? Yarın sabah avukatım seninle irtibata geçecek. Sana tam yirmi dört saat veriyorum. Yarın akşama kadar o “pek görgülü” kız kardeşinle birlikte benim evimi boşaltacak ve kendine ait ne varsa alıp gideceksin. Ayrıca sana ciddi ciddi tavsiyem, kendi cebinden iyi bir temizlik şirketi çağırman ve burayı ilk günkü hâline getirmen. Beyaz eşyada tek bir çizik, parkede küçücük bir yanık izi, perdelerde ya da duvarlarda bu pisliğin kokusundan bir kalıntı bulursam, maddi zararın karşılanması için dava açarım. Ve inan bana, senden son kuruşuna kadar alırım.

— Cehenneme kadar yolun var! — diye kükredi Mehmet, koridora doğru geri çekilip yolunu açarken. — Sanki peşinden koşacağım! Senin o takıntılı düzenine, bitmeyen kurallarına, taş gibi suratına kim katlanır sanıyorsun? Elif’le biz sensiz de gayet yaşarız. Bize hesap sorup başımızın etini yemeyecek normal bir ev buluruz!

— O zaman yaşayın, — dedi Ayşe, sesinde en küçük bir titreme olmadan.

Antreye çıktı, ince kaşmir paltosunu omuzlarına aldı. Salonun içinde, çamurlu ayaklarıyla çoktan lekelenmiş açık renk koltuğun üzerine kurulmuş olan Elif, alaycı ve zafer kazanmış gibi bir sırıtışla onu izliyordu. Koltuğun kumaşına dökülen gazoz, meyve suyu ve cips kırıntıları kötü bir bulamaç hâline gelmişti. Elif kendini artık bu evin gerçek hâkimi sanıyor, bakışlarıyla Ayşe’ye meydan okuyordu. Ayşe ise ona göz ucuyla bile bakmadı.

Kapının yanındaki küçük dolaba yaklaştı. Çantasının içinden yedek anahtar destesini çıkardı ve cam yüzeye sert, metalik bir şangırtıyla bıraktı.

— Bu ahırda aile saadetinizin tadını çıkarın, — dedi omzunun üzerinden.

Sonra kilidi kararlı bir hareketle çevirdi, kapıyı açtı ve merdiven boşluğuna çıktı.

Ağır metal kapı, arkasından tok ve kesin bir sesle kapandı. O ses, Ayşe’yi yalnızca daireden değil; o iğrenç kargaşadan, içine sinmiş kokudan ve onu yarı yolda bırakan adamdan da sonsuza dek ayırmış gibiydi. Apartman boşluğu serindi. Nemli sıva, toz ve eski beton kokuyordu. Ama o an bu koku Ayşe’ye dünyanın en temiz, en güzel kokusu gibi geldi. Derin, özgür bir nefes aldı. Omzundaki çantayı düzeltti ve asansör düğmesine bastı. Sanki yıllardır sırtına bastırılan ağır, boğucu bir beton blok bir anda yere düşmüştü.

Dairenin içinde ise ezici, yapışkan bir sessizlik çöktü. Bu sessizliği yalnızca mutfaktaki duvar saatinin sinir bozucu tıkırtısı ve dışarıdan geçen arabaların boğuk uğultusu deliyordu. Mehmet koridorun ortasında donakalmıştı. Karısının bıraktığı anahtarlar, tavandaki ampulün solgun ışığında mat mat parlıyor, onun gözlerine batıyordu. Son yarım saattir kanında kaynayan öfke, onu düşüncesizce konuşmaya ve davranmaya iten o kör adrenalin yavaş yavaş çekiliyordu. Yerini içini kemiren buz gibi bir boşluk ve geleceğe dair yapışkan, büyüyen bir korku alıyordu.

Gözleri antrede dolaştı. Devrilmiş ayakkabılar, lekelenmiş aynalar, sağa sola saçılmış sigara izmaritleri, ayak izleriyle kararmış zemin… Burnuna yeniden ağır, mide bulandırıcı bir koku çarptı; ekşimiş içecekler, bayat duman, kirli kumaş ve kusmuğun birbirine karışmış kokusu boğazına kadar yükseldi. Yutkundu, ama içindeki tiksinti geçmedi.

Tam o sırada salondan Elif’in nazlı, dili dolanan sesi geldi:

— Mehmet… Bana yiyecek bir şey hazırlamayacak mısın? Çocuklarla sadece cips, kraker falan yedik. Midem mahvoldu, asitli içecekler de iyice dokundu. Sigaramız da bitti… Köşedeki büfeye gidip düzgün bir şeyler alsana.

Mehmet yavaşça gözlerini kapattı. Burnundan gürültülü bir nefes verdi. Yumruklarını öyle sıktı ki kısa tırnakları avuçlarının içine acıyla gömüldü. Ancak şimdi, bu berbat ve darmadağın dünyanın tam ortasında dururken, yaşananların dehşetini bütün açıklığıyla kavramaya başlıyordu. Sorumsuz kız kardeşinin bencil, düşüncesiz isteklerine göz yumacağım diye kendi elleriyle düzgün hayatını, geri dönülmez biçimde parçalamıştı.

Taksi, ışıklarla parlayan cam cepheli dört yıldızlı otelin önünde sessizce durdu. Ayşe ücretini ödedi, yol çantasını aldı ve geniş giriş holüne emin adımlarla girdi. İçeride yumuşak piyano ezgileri duyuluyor, sandal ağacı ve narenciye notaları taşıyan pahalı bir oda kokusu etrafa yayılıyordu. Bu koku, birkaç saat öncesine kadar onun evlilik dediği hayatın duvarlarına sinmiş o korkunç kokunun tam zıddıydı.

Ön bürodaki işlemler birkaç dakikadan uzun sürmedi. Görevli güleryüzle kart anahtarını uzattı. Ayşe teşekkür edip asansörle yedinci kata çıktı ve odasına girdi.

Odanın içinde neredeyse ses çıkaran bir temizlik hâkimdi. Bembeyaz, kolalanmış çarşaflarda tek bir kırışıklık yoktu. Banyodaki parlak musluklar ışığı yansıtıyor, kalın perdeler gece şehrinin telaşını dışarıda bırakıyordu. Ayşe çantasını yatağın ucundaki pufa bıraktı, kaşmir paltosunu çıkardı ve üstünü değiştirmeye bile güç bulamadan geniş yatağın kenarına oturdu.

Ağlamayı bekledi. Birazdan içinin boşalacağını, boğazına acı bir düğümün oturacağını, beş yılını verdiği evliliğe ve kendine duyduğu merhametle gözlerinden yaşlar boşalacağını sandı. Fakat hiçbir şey olmadı. İçinde tuhaf bir sessizlik vardı. Bir zamanlar Mehmet için, ilişkileri için, ev diye korumaya çalıştığı o kırılgan hayal için durmadan çırpınan kaygının yerinde şimdi uçsuz bucaksız, pürüzsüz, buz tutmuş bir göl uzanıyordu.

Ayşe o an, son yıllarda aslında yaşamadığını fark etti. Mehmet’in çocukça davranışları, onun sınır tanımayan ailesi ve gerçek hayat arasında sessiz bir tampon olmuştu. Her darbeyi kendi üzerine almış, her kabalığı yumuşatmış, her sorumsuzluğu toparlamıştı. Şimdi ise o görev sona ermişti. Bir daha da başlamayacaktı.

Soyundu, banyoya geçti ve sıcak suyun güçlü akıntısının altına girdi. Sert lifle tenini uzun uzun, neredeyse öfkeyle ovaladı. Sanki yalnızca sigara dumanı ve kirli ev kokusunu değil, Mehmet’e dair bütün anıları da derisinden kazıyıp atmak istiyordu. Banyodan çıktığında üzerine yumuşacık beyaz bornozu geçirdi. Odaya hafif bir akşam yemeği ve soğuk bir nar şerbeti söyledi.

Panoramik pencerenin yanındaki derin koltuğa oturdu. Şehrin ışıkları camda küçük yıldızlar gibi titreşiyordu. Şerbetten küçük bir yudum aldı; tatlı ekşi serinlik boğazından aşağı inerken içini ferahlattı. Yarın sabah avukatı Ahmet Yılmaz’ı arayacaktı. Boşanma uzun sürmeyecekti. Paylaşacak bir şeyleri yoktu; düğünden önce onun ısrarıyla imzalanan evlilik sözleşmesi, taşınmazlarını ve hesaplarını güvence altına almıştı.

Karanlık camdaki yansımasına baktı. Dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm belirdi.

Özgürdü.

Şehrin öbür ucundaki viraneye dönmüş dairede ise bambaşka bir gece yaşanıyordu; adeta küçük bir cehennem kurulmuştu.

— Mehmet, daha çok bekleyecek miyim? Midem yine bulanıyor! — diye inledi Elif, hem acıklı hem buyurgan bir sesle. Lekeli koltuğun üzerinde yana döndü, yüzünü buruşturdu. — Bana maden suyu getir. Ağzımın tadı berbat. Bir de pencereyi aç, burada nefes alınmıyor!

Mehmet banyoda, bir elinde kâğıt havlu rulosu, diğer elinde keskin kokulu temizlik maddesiyle duruyordu. Ayşe’den kalan sarı lastik eldivenleri takmıştı. Lavaboya ve aynaya yapışıp kurumuş kusmuk lekelerine bakıyor, kendi midesinin de kasıldığını hissediyordu. En küçük hareket bile ona ağır geliyordu. Kirleri ovalamaya çalıştıkça, Ayşe’nin her hafta sonu bu evin içinde sessizce dolaşıp her şeyi pırıl pırıl tuttuğunu hatırlıyordu. O düzeni yıllarca kendiliğinden var olan bir şey sanmıştı.

— Sus artık, Elif! Sadece sus! — diye birden bağırdı Mehmet; kendi sesinden kendisi bile irkildi.

Kirli kâğıt havluyu suyla kaplı zemine fırlattı. Banyodan kurşun gibi fırlayıp koridora çıktı. Nefes nefeseydi. Ellerindeki o nefret ettiği eldivenleri çekip çıkardı.

— Sen bunun nasıl bir felakete yol açtığının farkında mısın?

Bu utanç verici rezalet beni derinden sarsıyor.

Başkasının evini talan ettin! Senin şu düşüncesiz eğlence rezaletin yüzünden karım beni terk etti! Sen de hâlâ burada uzanmış, benden maden suyu istiyorsun, öyle mi? Kalkacaksın ve yaptığın bu pisliği kendi ellerinle temizleyeceksin!

— Bana niye bağırıyorsun sen?! — Elif’in ağlamaklı sesi bir anda kesildi; koltukta doğrulup oturdu. Yüzüne öyle kaba, öyle saldırgan bir ifade yerleşti ki, Ayşe’nin daha ilk günden sezip uzak durmaya çalıştığı o hoyrat taraf bütün çıplaklığıyla ortaya çıktı. — Ben senin kardeşinim, unuttun mu? O kadının sana layık olmadığını söyleyen sendin! Sürekli kıyafetlerine, düzenine, eşyalarına takmış biri diye yakınan da sendin! Şimdi bütün suçu benim üstüme mi yıkıyorsun? Hadi oradan ağabeyciğim! Yarın annemi ararım, bana nasıl davrandığını bir güzel anlatırım!

Mehmet olduğu yerde donup kaldı. Bu kadar açık, bu kadar pervasız bir küstahlık karşısında birkaç saniye ne söyleyeceğini bilemedi. O anda, yıllardır gözlerinin önüne çekilmiş olan akrabalık perdesi sanki yırtılıp yere düştü. Karşısında artık “sınav stresi yaşayan zavallı öğrenci kardeşi” yoktu. Ayşe’yi de, onu da zerre kadar umursamayan; şımartılmış, bencil, rahatına düşkün bir genç kadın vardı. Elif onu yıllardır kalkan gibi kullanmıştı. Başına iş açıldığında arkasına saklanacağı güvenli bir duvar, zahmetsizce hizmet alacağı bedava bir kapı, sorunlardan kaçmak için uzanacağı hazır bir el gibi görmüştü. Mehmet ise bu uğurda kendi evliliğini paramparça etmişti.

Cebinden telefonunu çıkardı. Parmakları titriyordu; rehberde Ayşe’nin numarasını bulması bile güçleşti. Sonunda arama tuşuna bastı. Uzayıp giden tekdüze sinyal sesleri, darmadağın olmuş evin uğultulu sessizliğinde yankılanıyor, her biri kulaklarına bir tokat gibi çarpıyordu. O mekanik bekleyiş, herhangi bir bağırıştan daha acımasızdı.

Şehrin ışıklarına bakan yüksek katlı otel odasında ise derin, kusursuz bir sükûnet vardı. Komodinin üzerindeki telefon kısa kısa titredi; ekranın soğuk ışığı loş odayı bir anlığına aydınlattı. Ayşe, camın ardında parıldayan gece manzarasından gözlerini ayırıp ekrana baktı. Orada, bir zamanlar içini ürperten o tanıdık kelime belirmişti: “Kocam.”

Daha dün olsaydı, bu isim ekranda belirir belirmez kalbi sıkışırdı. Yine ne eksik kalmıştı? Mehmet marketten ne almayı unutmuştu? Bu defa kiminle tartışmıştı? Hangi akraba apar topar kurtarılacak, doyurulacak, ağırlanacak ya da idare edilecekti? Fakat şimdi içinde en ufak bir dalgalanma olmadı. Ne kötü bir sevinç, ne özlem, ne de yıllardır biriktirdiği kırgınlıkları bir çırpıda yüzüne vurma isteği… Sadece dümdüz, buz gibi, iyileştirici bir boşluk vardı.

Ayşe ağır hareketlerle telefona uzandı. Ekrana iki kararlı dokunuşla Mehmet’in numarasını engellenenler listesine aldı. Ardından telefonu uçak moduna geçirdi. Bu gece bağırış çağırış dinlemeyecekti. Geç kalmış özürleri, tutulmayacağı baştan belli vaatleri, “bir daha olmayacak”larla süslenmiş boş pişmanlıkları da duymayacaktı. O sahnenin perdesi artık kapanmıştı; hem de bir daha açılmamak üzere.

— Aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor, lütfen mesaj bırakın…

Operatörün ruhsuz, donuk sesi Mehmet’in kulağında sanki bir hâkimin tokmağı gibi çınladı.

Elini yavaşça indirdi. Telefon, gevşeyen ve terden nemlenen parmaklarının arasından kayıp gazlı içecekle yapış yapış olmuş parkeye donuk bir sesle düştü. Elif hâlâ lekelenmiş koltuğun üstünde oturuyor, bol tişörtünün içinde kollarını göğsüne bağlamış ona bakıyordu. Fakat az önceki küstah bakışlarının içine artık başka bir şey karışmıştı: Her zaman işleyen, her zaman onu koruyan aile düzeninin bu kez fena halde bozulduğunu sezmişti.

Mehmet kardeşine değil de sanki boşluğa bakarak, cansız ve kendisine bile yabancı gelen bir sesle konuştu:

— Ara anneni, Elif. Hemen şimdi al telefonunu eline, burada sana ne kadar kötü davrandığımı anlat. Ama küçük bir ayrıntıyı da eklemeyi unutma: Yarın güneş batmadan ikimiz de valizlerimizle kapının önünde olacağız.

— Ne demek kapının önünde? — Elif’in kirpikleri telaşla kırpıştı. Az önce yüzüne geçirdiği o saldırgan maske derin bir çatlak verdi. — Sen hep burası ortak eviniz diye bağırıp duruyordun! Tadilatı sen yaptın diyordun. Her şey yarı yarıya değil miydi?

Mehmet acı, boğuk bir kahkaha attı. Bu kahkaha yüzünü öyle çarpıttı ki, bir anda on yaş yaşlanmış gibi göründü.

— Ben sadece inanmak istediğim şeye bağırıyordum. Senin o kendini çok akıllı sanan arkadaşlarının yanında tamamen zavallı görünmemek için… Gerçek şu: Bu evin tek sahibi Ayşe. Son çivisine, son süpürgeliğine kadar onun. Evlilik sözleşmemiz var. Hem de gayet sağlam bir sözleşme. Düğünden önce, kendimi ne kadar onurlu ve çıkar gözetmeyen bir adam sanıyorsam, gidip gururla imzaladım. Eğer yarın akşama kadar burayı eski hâline getiremezsek, maddi zarar için bizi mahkemelerde süründürür. Buna da gücü yeter. Bu şehirdeki en iyi avukatları tutacak parası var, emin ol.

— Korkutmak için yapıyor! Kendini ağırdan satmak için blöf yapıyor! — diye tiz bir sesle bağırdı Elif. Ama sesindeki kırılma artık korkusunu ele veriyordu.

— Hayır, Elif. Blöf yapan bendim. Hem de bütün o bomboş hayatım boyunca.

Mehmet eğildi, yerde bıraktığı sarı temizlik eldivenlerini aldı ve bütün gücüyle kardeşine doğru fırlattı. Islak eldivenler Elif’in dizlerine yapışarak düştü.

— Ayşe söylediğini yapan biridir. Her zaman da öyleydi. Şimdi o koltuktan kalkacaksın. Kovayı, fırçayı alacaksın; banyodaki fayanslara bulaştırdığın pisliği kazıyacaksın. Ben de ilanlara bakıp maaş kartımda kalan parayla bize şehrin en uzak köşesinde en ucuz kiralık deliği bulmaya çalışacağım. Bir de dua et, depozitoya paramız yetsin.

Ertesi sabah keskin bir ayazla, göz kamaştıracak kadar açık bir gökyüzüyle doğdu. Ayşe alarm kurmadığı hâlde tam yedide uyandı. Uzun yıllar sonra ilk kez başı, bayat ve ağır havadan zonklamıyordu. İçinde, kötü bir uykunun ardından insanın üzerine çöken o yapışkan yorgunluk da yoktu. Yatağından sakin bir hafiflikle kalktı.

Duşa girdi; sıcak su omuzlarından akarken sanki yalnızca bedenini değil, yıllardır üstüne sinmiş görünmez ağırlıkları da temizliyordu. Sonra odaya kahvaltı istedi. Bembeyaz otel bornozuna sarılıp koltuğa oturdu; önüne bırakılan sıcak kahvaltıdan birkaç lokma aldı, ardından sert ve kokulu kahvesinden yudumladı. Güneşin ilk ışıkları karşı binaların cam cephelerinde kırılıyor, şehir yavaş yavaş uyanıyordu. Ayşe ise uzun zamandır ilk defa bu uyanışın içinde ezilmiyor, aksine ona eşlik ediyordu.

Saat tam dokuzu gösterdiğinde dizüstü bilgisayarını açtı. Gerekli dosyaları önüne aldı ve avukatının numarasını çevirdi.

— Ahmet Yılmaz Bey, günaydın, — dedi. Sesi dinç, berrak ve iş konuşur gibi netti. — Evet, kişisel bir mesele için arıyorum. Boşanma sürecini derhal başlatmamız gerekiyor. Doğru, mümkün olan en kısa zamanda. Mal paylaşımıyla ilgili bir uyuşmazlık beklemiyorum; evlilik sözleşmemiz yürürlükte ve geçerli. Ayrıca güvenilir bir çilingir ve güvenlik hizmeti ayarlamanızı rica edeceğim. Bugün akşam yediden sonra evimdeki bütün kilitler değiştirilecek. Adresi size birazdan mesajla yeniden göndereceğim.

Aynı saatlerde, şehrin öteki ucundaki dairede ise havaya ter, deterjan ve çaresizlik sinmişti. Mehmet’in gözleri uykusuzluktan kıpkırmızıydı; parmak eklemleri sürtünmekten çatlamış, bazı yerleri kanamıştı. Dizlerinin üzerinde ilerleyerek açık renk ahşaba işlemiş koyu vişne suyu lekesini keskin kokulu leke çıkarıcıyla yok etmeye çalışıyordu. Ne kadar ovsa iz tamamen kaybolmuyor, sanki o gece yaşananların inatçı bir damgası gibi yüzeye tutunuyordu.

Yan odada Elif, sabun köpükleriyle karışmış öfkeli gözyaşlarını yüzüne yayarak süpürgelikleri siliyordu. Ara sıra homurdanıyor, sonra Mehmet’in dönüp bakmasından çekindiği için susuyordu. Evin içinde gözleri yakan yoğun bir çamaşır suyu kokusu, ucuz çam esanslı oda kokusunun yapay ferahlığına karışmıştı. Bütün bu kokuların üstünde ise daha ağır bir şey vardı: Geri dönüşü olmayan bir yıkımın boğucu hissi.

Giriş kapısının yanında iki büyük kareli pazar çantasıyla yıpranmış eski bir valiz birbirine yaslanmış duruyordu. Mehmet’in beş yıllık evlilikten geriye götürebildiği bütün hayatı buydu. Birkaç parça kıyafet, bazı kişisel eşyalar, gereksiz yere saklanmış belgeler ve boşa harcanmış yılların ağırlığı.

Bir süre sonra doğrulmaya çalıştı. Bacakları ağrıyor, sırtı sızlıyordu. Duvara tutunarak ayağa kalktı ve koridora baktı. Daha dün, gümüş renkli çerçevesiyle tek düğün fotoğrafları orada asılıydı. Ayşe onu önceki akşam almıştı. Geriye yalnızca çıplak bir çivi ve duvar kâğıdında fotoğrafın kapattığı yerden kalma, soluk ama daha temiz bir kare kalmıştı.

Mehmet o boş kareye bakarken göğsünün ortasında fiziksel bir acı duydu. Kaybının büyüklüğünü o an bütün çıplaklığıyla kavradı. Yitirdiği şey yalnızca rahat bir ev, sıcak yemekler, ütülenmiş gömlekler ya da kendiliğinden yürüyen düzen değildi. O, kendi elleriyle kendisini ayakta tutan kadını kırmıştı. Başkalarının kaprislerini hoş görmek, ailesinin bitmeyen isteklerini idare etmek, kendini olduğundan büyük göstermek uğruna Ayşe’nin sevgisini çiğnemişti. O kadın, bütün hatalarına rağmen onu sevmiş; her gün, fark ettirmeden, onu daha iyi bir insan hâlinde tutmuştu. Şimdi ise Ayşe’nin yokluğunda geriye kalan adamın ne kadar zavallı olduğunu nihayet görebiliyordu.

Akşam saatlerinde Ayşe, taksiden parıldayan iş merkezinin önünde indi. Ofisi bu binadaydı. Üzerinde kusursuz kesimli kahve tonlarında bir takım vardı. Hafif makyajı bir önceki günün yorgun izlerini gizlemişti; bakışlarında ise telaşsız, sarsılmaz bir kararlılık duruyordu. Çantasındaki telefon usulca bildirim sesi verdi.

Ahmet Yılmaz’dan kısa bir mesaj gelmişti. Avukatı, her zamanki kuru ve düzenli üslubuyla bilgi veriyordu: Anahtarlar güvenilir bir görevliye teslim edilmiş, yeni kilitler takılmış, daire yabancı kişilerden tamamen boşaltılmıştı.

Ayşe birkaç saniye olduğu yerde kaldı. Serin akşam havasını içine çekti. Omuzlarından görünmez bir yük kalkmış gibiydi. İçinden geçen düşünceye hafifçe, içten bir gülümsemeyle karşılık verdi. Sonra çantasının askısını düzeltti ve hızlı, emin adımlarla iş merkezinin döner kapılarına yöneldi.

O uğursuz akşamda hayatı yıkılmamıştı. Tam tersine, asıl şimdi başlıyordu. Temiz, özgür ve en önemlisi artık yalnızca kendisine ait bir hayat…