Komşu başkasının kapısına karışmaz…
İnsanlar böyle sözlerle kötülüğü durdurmak yerine üzerini örter. Sonra mağdurun neden daha önce konuşmadığını sorarlar.
Polis memurlarından biri Volkan’a hastanede verilen ifade ve iş yerindeki soruşturma nedeniyle kendileriyle gelmesi gerektiğini söyledi.
Volkan öfkeyle bana yaklaştı.
“Sen benim karımsın! Bir şey söylesene!”
“Ne söylememi istiyorsun?”
“Annemin düştüğünü söyle!”
Saadet Hanım gözlerini bana çevirdi.
Onun yüzünde korkudan çok utanç vardı. Sanki oğlunun yaptıklarından kendisi sorumluymuş gibi başını eğmişti.
Yanına gidip elini tuttum.
Sonra polise döndüm.
“Saadet Hanım düşmedi. Oğlu ona vurdu. Ben gördüm.”
Volkan’ın yüzündeki ifade değişti.
Önce inanamadı.
Sonra gözlerinde öfke yükseldi.
“Seninle sonra konuşacağız,” dedi.
“Hayır, Volkan. Artık konuşmayacağız.”
Polisler onu götürürken bağırmaya devam etti.
“Bu ev benim! Hepinizi kapının önüne koyacağım! Annem iki gün sonra pişman olup ifadesini geri çekecek!”
Saadet Hanım bu sözleri duyunca titredi.
Fakat bu kez arkasından gitmedi.
Kapı kapandığında hepimiz sessiz kaldık.
Kırık tabağın parçaları hâlâ mutfağın zeminindeydi. Yere düşen küçük et parçası kurumuştu.
Saadet Hanım ona baktı ve ağlamaya başladı.
Bu ağlama yalnızca çenesindeki acıdan değildi.
Yıllardır kendi büyüttüğü oğlunun neye dönüştüğünü kabul etmek zorunda kalan bir annenin ağlamasıydı.
Onu kanepeye oturttum. Derya Hanım hastaneye dönmesi gerektiğini söyledi. Ancak Saadet Hanım önce bana bir şey anlatmak istiyordu.
Not defterine yavaşça yazdı:
“Volkan’ın iş yerindeki dosyaları ben buldum.”
Şaşkınlıkla yüzüne baktım.
Kırmızı dosyanın içinde yalnızca annesinin hesapları yoktu. Volkan’ın çalıştığı nakliye şirketine ait sahte faturaların kopyaları da vardı.
Meğer Volkan aylardır şirketin yakıt ve bakım giderlerini olduğundan yüksek gösteriyormuş. Aradaki parayı başka bir hesaba aktarıyormuş.
Annesinin adına açtırdığı hesabı kullanmıştı.
Bu yüzden Saadet Hanım bankadan gelen bir mesajı görünce şüphelenmişti.
Volkan onun okuma yazmasının zayıf olduğunu sanıyordu. Fakat Saadet Hanım yıllarca bir tekstil atölyesinde çalışmış, her kuruşunu hesaplayarak yaşamıştı.
Oğlunun ne yaptığını anlamış ama korktuğu için harekete geçememişti.
Ta ki o gün yerde yatarken Volkan’ın şu cümlesini duyana kadar:
“Ben olmasam sokakta kalırsın.”
O anda bir şey değişmişti.
Saadet Hanım yıllarca oğlunu kaybetmekten korkmuştu.
Fakat yerde yatarken zaten yıllar önce onu kaybettiğini anlamıştı.
Hastanede röntgen çekilirken Derya Hanım yüzündeki darbenin düşmeyle oluşmasının zor olduğunu fark etmişti. Saadet Hanım önce yine sustu.
Sonra çantasından kalem istedi.
Her şeyi tek tek yazdı.
Volkan’ın maaşını almasını…
Yemek vermemesini…
İlaçlarını geciktirmesini…
Bağırmasını…
Tehditlerini…
Ve o gün attığı tokadı…
Ayrıca kırmızı dosyanın evdeki kilitli çekmecede olduğunu söylemişti.
Necla Hanım, Saadet Hanım’ın yıllar önce verdiği yedek anahtarla eve girip dosyayı almıştı.
Volkan’ın kendi kurduğu düzen, annesinin sakladığı küçük bir anahtarla çökmeye başlamıştı.
O akşam Saadet Hanım hastanede kaldı.
Ben ise eve dönmedim.
Bir çantaya birkaç kıyafetimi koyup kuzenim Zeynep’in yanına gittim.
Volkan’ın yıllardır söylediği cümleler kulaklarımda dönüyordu.
“Sen bensiz yaşayamazsın.”
“Bu evden gidersen geri dönemezsin.”
“Kimse sana inanmaz.”
“Ben sana vurmadım, neden şikâyet ediyorsun?”
İnsan bazen yalnızca yumruğu şiddet sanıyor.
Oysa sürekli korku içinde yaşamak da şiddettir.
Paranı kontrol etmek şiddettir.
Ailenden uzaklaştırmak şiddettir.
Seni değersiz olduğuna inandırmak şiddettir.
Bir hafta sonra Volkan geçici olarak serbest bırakıldı. İş yerindeki soruşturma devam ediyordu. Eve gidemedi çünkü hakkında annesine yaklaşmama kararı verilmişti.
Beni aramaya başladı.
İlk gün öfkeliydi.
“Davayı geri çek.”
İkinci gün suçlayıcıydı.
“Annemin başını sen çevirdin.”
Üçüncü gün yalvarıyordu.
“Elif, ben hata yaptım. Sinirime hâkim olamadım.”
Dördüncü gün ağladı.
“Her şeyimi kaybediyorum.”
Telefonu sessizce dinledim.
Sonra ona şunu söyledim:
“Annen çenesini kaybetme tehlikesi yaşarken sen misafirlerin yemeğini düşünüyordun. Şimdi yalnızca kendi kaybettiklerin için ağlıyorsun.”
Telefonu kapattım.
Bir daha aramasına izin vermedim.
Saadet Hanım’ın ameliyatı başarılı geçti.
Bir süre konuşmakta ve yemek yemekte zorlandı. Ona çorba, yoğurt ve püre hazırladım. Her kaşıktan sonra gözleri doluyordu.
Bir gün elimi tuttu.
Zorlanarak tek bir cümle söyledi:
“Beni affet.”
Neden özür dilediğini sordum.
“Onu böyle yetiştirdiğim için,” dedi.
Yanına oturdum.
“Bir annenin sevgisi, yetişkin bir adamın yaptığı kötülüğün bahanesi değildir.”
Saadet Hanım başını eğdi.
Volkan çocukken babası çok sert bir adammış. Saadet Hanım oğlunu korumak için her hatasını saklamış. Komşunun camını kırdığında parasını gizlice ödemiş. Okulda kavga ettiğinde öğretmenleri suçlamış. Gençken borca girdiğinde bileziklerini satmış.
Oğlunun sorumluluk almasını sağlamadıkça onu koruduğunu sanmış.
Oysa her defasında ona şu mesajı vermişti:
“Ne yaparsan yap, sonucunu başkası öder.”
Volkan büyüdüğünde de aynı şeyi beklemişti.
Annesi parasını verecek.
Karısı susacak.
Patronu fark etmeyecek.
Komşular karışmayacak.
Fakat bu kez herkes aynı anda susmayı bırakmıştı.
İki ay sonra iş yerindeki soruşturma tamamlandı.
Volkan’ın sahte faturalarla şirketten büyük miktarda para aldığı tespit edildi. Annesinin hesabını kullanması da belgelenmişti.
Cengiz Bey uzun yıllar ona güvendiği için en büyük hayal kırıklığını yaşıyordu.
Mahkemede Volkan yine başkalarını suçladı.
Muhasebecinin hata yaptığını söyledi.
Annesinin gönüllü yardım ettiğini iddia etti.
Benim intikam almak için yalan söylediğimi anlattı.
Fakat güvenlik kamerası kayıtları, banka hareketleri, mesajlar ve Saadet Hanım’ın tuttuğu defter birbirini tamamlıyordu.
En önemlisi, hastaneye gitmeden önce evin salonundaki küçük kameranın kaydı bulunmuştu.
Volkan o kamerayı aylar önce evi takip etmek için kendisi taktırmıştı. Bize güvenmediğini söyler, her hareketimizi kontrol etmek isterdi.
Fakat kayıt cihazını kapatmayı unutmuştu.
Annesine vurduğu an görüntülenmişti.
İnsan bazen başkalarını kontrol etmek için kurduğu sistemin kendi gerçeğini ortaya çıkaracağını düşünemiyor.
Duruşmada o görüntü oynatıldığında Saadet Hanım gözlerini kapattı.
Ben onun elini tuttum.
Volkan ilk kez başını öne eğdi.
Ama yüzünde pişmanlıktan çok yakalanmış olmanın utancı vardı.
Mahkeme süreci sonunda hem annesine yönelik şiddet hem de iş yerindeki mali suçlarla ilgili ceza aldı. Saadet Hanım’ın hesabından çekilen paraların geri ödenmesine karar verildi.
Ev meselesi ise düşündüğümüzden farklı çıktı.
Volkan yıllardır evin tamamen kendisine ait olduğunu söylüyordu. Oysa peşinatın tamamı Saadet Hanım tarafından ödenmişti ve bunu gösteren banka belgeleri vardı.
Uzun hukuki sürecin ardından ev satıldı. Saadet Hanım ödediği payı geri aldı.
Ben de boşanma davamı tamamladım.
Volkan benden son kez görüşmek istedi.
Kabul etmedim.
Çünkü bazı vedalar yüz yüze yapılmaz.
Bazı kapılar sessizce kapanır ve bir daha açılmaz.
Saadet Hanım, Bursa’nın sakin bir mahallesinde küçük bir daire kiraladı. İlk gün birlikte mutfağa girdik.
Yeni tencereler aldık.
Pazardan sebze, yoğurt ve yarım kilo kuşbaşı et getirdik.
Yemek pişerken bütün evi güzel bir koku doldurdu.
Saadet Hanım masaya iki tabak koydu.
Sonra tencereden büyükçe bir et parçası aldı ve benim tabağıma bıraktı.
Bir tane de kendi tabağına koydu.
Elindeki kaşığa bakıp gülümsedi.
“Artık izin istemiyorum,” dedi.
Ben de gülümsedim.
“Bu senin evin. Kimseden izin istemek zorunda değilsin.”
O gün soframız gösterişli değildi.
Masada pahalı tabaklar yoktu.
Misafirler için hazırlanmış çeşit çeşit yemek de yoktu.
Sadece iki tabak, sıcak bir tencere ve yıllar sonra ilk kez korkmadan yemek yiyen iki kadın vardı.
Saadet Hanım lokmasını yavaşça çiğnerken gözlerinden yaş aktı.
Bu kez acıdan değil.
Özgürlük bazen büyük bir ev, çok para ya da yeni bir hayat değildir.
Bazen özgürlük, kendi mutfağında bir lokma yemeği korkmadan ağzına koyabilmektir.
Volkan her şeyini bir günde kaybetmedi.
Yıllar boyunca yaptığı her haksızlıkla kaybetti.
Sadece sonuçlar aynı gün kapısına geldi.
Peki sizce bir anne, çocuğunu korumak için onun hatalarını sürekli sakladığında sevgi mi göstermiş olur, yoksa farkında olmadan daha büyük bir kötülüğün büyümesine mi yardım eder?