Dört yaşındaki bir çocuk “sigorta parası” diye bir şeyi kendi kendine uydurmazdı.

Emir’in söylediği cümlenin ardından ona kızmadım.

Kızamazdım.

Dört yaşındaki bir çocuk “sigorta parası”nın ne olduğunu nereden bilecekti?

Onu küvetten çıkardım, havluya sardım, saçlarını kuruladım. Ellerim titriyordu ama çocuğa belli etmemeye çalışıyordum.

“Büyükanne, sen niye konuşmuyorsun?”

“Biraz yoruldum oğlum.”

“Ölmeyecek misin yani?”

O cümleyi ikinci kez duyunca dizlerimin bağı çözüldü.

Yine de gülümsedim.

“Hayır. Büyükanne daha uzun süre burada.”

Emir oyuncak arabasını alıp odasına koştu.

Ben banyoda tek başıma kaldım.

Aynaya baktım.

Saçları tamamen ağarmış, yüzündeki çizgileri derinleşmiş bir kadın bana bakıyordu.

Altı ay önce o eve giren Nermin değildim artık.

O kadın, kızının yardım istediğine inanmıştı.

Bu kadın ise kızının kendi çocuğunun yanında annesinin ölümünden ve parasından söz ettiğini öğrenmişti.

Akşam Aylin ile Serkan eve döndüğünde hiçbir şey söylemedim.

Aylin montunu çıkarırken:

“Emir çok yordu mu?” diye sordu.

“Çocuk işte.”

Serkan ayakkabılarını çıkarıp kapının önüne bıraktı.

“Yarın erken kalkalım,” dedi. “Konuşacağımız önemli bir şey var.”

Kalbimin içinde bir şey sıkıştı.

“Ne konuşacağız?”

Aylin hemen araya girdi.

“Yarın konuşuruz anne. Şimdi yorulmuşsundur.”

O gece çalışma odasındaki açılır koltukta yatmadım.

Yatmış gibi yaptım.

Saat gece yarısını geçince salondan sesler geldi.

Kapıyı çok az araladım.

Aylin alçak sesle:

“Annem kabul etmezse ne olacak?” dedi.

Serkan’ın cevabını net duydum.

“Önce vekâlet işini halledelim. Eskişehir’deki ev satılırsa nefes alırız.”

Aylin:

“Sigorta işi?”

“Onu sonra düşünürüz.”

Bütün vücudum buz kesti.

Demek Emir yanlış anlamamıştı.

Demek mesele yalnızca ücretsiz çocuk bakıcılığı değildi.

Ben onların gözünde bir anne değil, üstüne rakam yazılmış bir dosyaydım.

Sabaha kadar uyumadım.

Saat yediye doğru telefonumu aldım ve yıllardır ailemizin hukuki işlerine bakan avukat Murat’ı aradım.

“Hayırdır Nermin Hanım, bu saatte?”

“Murat, sana soracağım şeye şaşırma. Benim adıma Türkiye’de herhangi bir vekâlet işlemi yapılabilir mi?”

“Noterden verdiğiniz geçerli bir vekâlet yoksa kolay değil. Neden sordunuz?”

Bir süre sustum.

Sonra her şeyi anlattım.

Emir’in sözünü.

Serkan’ın Eskişehir’deki evimi sormasını.

Gece duyduklarımı.

Telefonun öteki ucunda uzun bir sessizlik oldu.

Murat’ın sesi değişti.

“Nermin Hanım, hiçbir evraka imza atmayın.”

“Zaten atmayacağım.”

“Kimlik bilgilerinizin fotoğrafı onlarda olabilir mi?”

“Olabilir.”

“Ben bugün sizin mevcut kayıtlarınızı kontrol ederim. Siz de eve dönene kadar hiçbir belgeyi imzalamayın ve mümkünse önemli evraklarınızı yanınızdan ayırmayın.”

Telefonu kapattığımda yıllardır ilk kez garip bir rahatlama hissettim.

Çünkü sonunda bir şey yapıyordum.

Saat dokuzda mutfağa çıktım.

Masanın üzerinde kahvaltı hazırlanmıştı.

Altı ay boyunca ilk kez.

Aylin önümde çay koydu.

“Anne, otursana.”

İçimden acı acı güldüm.

Altı ay boyunca sofraya oturmamı beklemeyen kızım, o sabah bana peynir bile dilimlemişti.

Serkan karşıma geçti.

Elinde mavi bir dosya vardı.

“Nermin Hanım, aslında sizin iyiliğiniz için düşündüğümüz bir şey var.”

Dosyayı masaya koydu.

“Eskişehir’de tek başınıza ne yapacaksınız? Artık yaşınız da ilerliyor.”

“Açık konuş.”

Aylin dudaklarını ısırdı.

Serkan devam etti.

“Evinizi satalım. Paranın bir kısmını buradaki krediye yatıralım. Sonra siz de bizimle kalıcı olarak yaşarsınız.”

“Benim evimin parasını sizin evinizin kredisine mi yatıracağız?”

“Sonuçta bu ev de kızınızın.”

“Ben ölünce zaten her şey Aylin’e kalacak, öyle mi?”

Aylin birden:

“Anne niye öyle söylüyorsun?”

Gözlerinin içine baktım.

“Ben söylemiyorum kızım. Sizin evde bu konu çok konuşuluyor galiba. Dört yaşındaki çocuk bile biliyor.”

Aylin’in yüzü bembeyaz oldu.

Serkan’ın eli dosyanın üzerinde dondu.

“Emir ne söyledi?”

İşte o anda emin oldum.

Masum bir insan önce “Ne söyledi?” diye korkuyla sormazdı.

“Merak etme,” dedim. “Çocuklar evde duyduklarını bazen dışarıda tekrarlar. Hepimizin başına gelebilir.”

Serkan sandalyesine yaslandı.

“Çocuk saçmalamıştır.”

“Belki.”

Dosyayı bana doğru itti.

“Şuraya bir imza atalım, gerisini avukat halleder.”

Dosyayı açmadım bile.

“Hayır.”

Aylin’in yüzü değişti.

“Anne, bir bak bari.”

“Bakmama gerek yok.”

“Bize güvenmiyor musun?”

Bu soru insanın canını bazen hakaretten daha çok yakıyor.

Kızıma baktım.

“Güven, altı ay boyunca anneni hizmetçi gibi çalıştırıp sonra kâğıt uzatarak istenecek bir şey değildir Aylin.”

Serkan ayağa kalktı.

“Nankörlük etmeyin. Altı aydır bu evde kalıyorsunuz.”

Ben de ayağa kalktım.

“Altı aydır torununuza baktım, yemeğinizi yaptım, evinizi temizledim, çamaşırınızı ütüledim. Bir bakıcının, aşçının ve temizlikçinin altı aylık ücretini hesapla. Sonra kimin kime baktığını konuşuruz.”

Serkan cevap veremedi.

İlk defa yüzüme bakamadı.

O gün valizimi toplamaya başladım.

Aylin odanın kapısında durdu.

“Ne yapıyorsun?”

“Eve dönüyorum.”

“Bir tartışma yüzünden mı?”

“Bu tartışma değil.”

Dolaptaki iki hırkamı katladım.

“Bu, altı aydır görmemek için kendimi kandırdığım gerçeği sonunda görmem.”

Aylin sesini yükseltti.

“Biz sana ne yaptık?”

O anda döndüm.

“Emir bana bugün ölürsem sizin sigortadan para alacağınızı söyledi.”

Yüzündeki ifade her şeyi anlattı.

Kelimelere gerek kalmamıştı.

“Anne, çocuk yanlış anlamış.”

“Peki neyi yanlış anlamış?”

Sessizlik.

“Benim sigortam neden sizin evde konuşuluyor?”

Yine sessizlik.

“Benim ölümüm neden dört yaşındaki bir çocuğun kulağına kadar gidiyor?”

devamı sonraki sayfada…