Yaşlı bir teyzeye pizza götürmüştüm. Soğuk ve karanlık evine adım attığımda, başının dertte olduğunu anladım. Ben de ona yardım edeceğini düşündüğüm bir karar verdim. Dakikalar sonra gözlerimin içine bakıp, “Bu senin suçun,” demesini hiç beklemiyordum. O gece mart ayının ayazı insanın içine işliyordu. Arka kapının basamaklarında dururken, bu siparişte bir tuhaflık olduğu hissine kapılmıştım bile. Ev karanlıktı ve bahçedeki otlar diz boyu uzamıştı. Bir elimde büyük boy sucuklu pizza, diğer elimde telefonumla, yanlış yere mi geldim diye adresi tekrar kontrol ettim. Adres doğruydu.
Notta şöyle yazıyordu: “Lütfen kapıya sert vurun.” Kapıyı yumruklarken kendi kendime, “Umarım bu bir eşek şakası değildir,” diye mırıldandım. Bu siparişte bir tuhaflık vardı. “Gir içeri.” Bir an duraksadım; tüm içgüdülerim bana insanların haber bültenlerine böyle düştüğünü söylüyordu. Ama zaten geç kalmıştım ve ses hiç de tehditkar gelmiyordu. Kapıyı açtım. Mutfak loştu, sadece buzdolabının açık kapağından sızan ışıkla aydınlanıyordu. İçeri girince irkildim. İçerisi dışarıdaki basamaklardan bile daha soğuktu! “Buradayım,” diye seslendi o ses. İçeri girince titredim. Küçük bir oturma odasına geçtim. Yaşlı bir teyze, yanındaki sehpada titreyen bir mumun ışığında, eskimiş bir baba koltuğunda oturuyordu. Öyle çok battaniyeye sarılmıştı ki başı vücuduna göre komik derecede küçük görünüyordu.
Gözleri elimdeki pizza kutusuna kilitlendi. Tereddütle, “Teyzeciğim,” dedim, “İyi misiniz? Burası çok soğuk. Hem de karanlık.” “Gayet iyiyim. Isıtıcıyı çok açmıyorum çünkü önce ilaçlar geliyor. İhmal edemeyeceğim tek şey onlar.” Sonra yanındaki küçük sehpaya doğru eğildi ve bana şeffaf bir buzdolabı poşeti uzattı. Gözleri elimdeki pizza kutusuna kilitlenmişti. Poşet madeni paralarla doluydu. Liralar, elli kuruşlar, yirmibeşlikler… Bir ömür boyu biriktirilmiş bozuk paralar. “Sanırım bu yeterli olur,” dedi. “İki kez saydım.” Bir saniye boyunca sadece poşete bakakaldım.
Sonra sadece buzdolabının ışığıyla aydınlanan mutfağa göz attım. Dolapta neredeyse hiçbir şey yoktu; sadece su şişeleri ve küçük bir eczane poşeti. İşte o an neler döndüğünü ve neden her şeyin bu kadar yanlış hissettirdiğini anladım. Bir ömür boyu biriktirilmiş bozuk paralar. Bu pizza keyif için söylenmemişti. Muhtemelen yemek yapacak gücü olmadığı için, boş buzdolabıyla bir şeyler hazırlamaya çalışmak yerine kapısına kadar gelebilen tek sıcak yemek buydu. “Sıkıntı yapmayın.” Eğilip bozuk para poşetini ona geri ittim. “Ücreti ödendi.” Kaşları çatıldı. “Senin başın yansın istemem evladım.” Neden öyle dediğimi bilmiyorum. Belki de yalan söylemek, onun avucuma tek tek kuruşları saymasını izlemekten daha kolay gelmişti.
Bu pizza bir ödül değildi. “Gerçekten sorun yok. Dükkan benim,” dedim. Beni bir an süzdü, sonra rahatladı. Bakışları göğsümdeki isim kartına kaydı. “Peki o zaman,” dedi, “Teşekkür ederim, Kemal.” Başımı salladım ve kutuyu kucağına bıraktım. Kutuyu açtı, gözlerini kapattı ve pizzanın buharı yüzüne vururken gülümsedi. Onun o sıcaklığın tadını çıkarışını izlemek, o gece bana her şeyden daha ağır gelmişti. Buhar yüzüne vururken gülümsedi. Bir an daha orada öylece durdum, kendimi işe yaramaz hissediyordum. Sonra iyi geceler dileyip dışarı çıktım. Arabama binip kapıyı kapattım.
Yan koltuktaki pizza ısıtıcısı hafifçe vınlıyordu. Karşı sokakta bir evin dış ışığı yandı. Arabayı vitese takıp dükkana dönmem gerekiyordu. Bunun yerine, ellerim direksiyonda öylece oturdum, onun karanlık pencerelerine baktım. Işık yok, ısıtıcı yok, yemek yok. Sadece “gayet iyiyim” rolü yapan o kadın. İyi geceler dileyip dışarı çıktım. Telefonumu aldım ve merkeze mesaj attım. “Lastik patladı. 45 dakikaya ihtiyacım var.” Aklıma gelen ilk bahaneydi bu. Zamana ihtiyacım vardı. O yaşlı kadını her şey yolundaymış gibi orada bırakıp gidemezdim.
Sonra arabayı çalıştırdım ve iki sokak ötedeki, gelirken önünden geçtiğim karakola sürdüm. Attığım bu adımın ne kadar ağır sonuçları olacağını asla hayal edemezdim. Aklıma gelen ilk bahaneydi. İçeri girdiğimde, masadaki polis memuru beni aşağıdan yukarı süzüp kaşlarını çattı. “Bir şey mi lazım?” Ona yaşlı teyzeyi, soğuk ve karanlık evini ve ilaçlarını ısıtıcıya nasıl tercih ettiğini, sanki bu hayatın normaliymiş gibi anlatışını söyledim. Sözüm bittiğinde arkasına yaslandı ve sordu: “Yani kadının tehlikede olduğunu mu düşünüyorsun?” “Buna benden daha tecrübeli biri karar vermeli,” dedim. “Ama evet. Eğer kimse kontrol etmezse, kötü bir şey olacağını düşünüyorum.” “Tehlikede olduğunu mu düşünüyorsun?” Başını salladı, telefonu açtı ve bildirdi. Adresi tekrar etti ve bir durum kontrolü istedi. Sonra telefonu kapatıp bana bir imza çizelgesi uzattı. “İleride bilgi almak isterlerse diye adını ve numaranı bırak.” Formu doldurdum.
O an nefesim düzene girmişti. Hatta doğru şeyi yaptığımdan emin olduğum için hafifçe gülümsedim bile. Fakat dükkana dönerken evinin önünden geçtiğimde gördüğüm manzara, bu yanılsamamı paramparça etti. Hafifçe gülümsedim. Evin önünde tepe lambaları yanan bir ambulans duruyordu. Komşular kaldırıma toplanmıştı. Yavaşladım. O sırada iki sağlık görevlisi ön kapıdan çıktı, teyzeyi kollarına almış götürüyorlardı. Sakin ve kontrollüydüler ama acele ediyorlardı.
devamı sonraki sayfada…