Bahçe kapısının arkasından polis sirenleri duyulmaya başladı.

Murat telefonu elinde tutarken bahçe kapısının önünde araç frenlerinin sesi duyuldu.

Nermin Hanım’ın elindeki sürahi yere düştü. Plastik kap çimenlerin üzerinde yuvarlanırken Derya sandalyesinden kalktı ve evin arka kapısına doğru koştu.

“Telefonu kapat!” diye bağırdı. “Hemen kapat şunu!”

Murat ekranı yumruklarıyla karıştırdı ama hat kapanmıyordu. Telefondaki görevli hâlâ konuşuyordu.

“Elif Hanım, bizi duyabiliyorsanız sakin kalın. Ekipler bahçeye giriyor.”

Murat bana baktı. O güne kadar yüzünde korku gördüğümü hatırlamıyordum. Öfke görmüştüm, küçümseme görmüştüm, hatta bana zarar verirken duyduğu tuhaf rahatlığı görmüştüm. Fakat ilk kez kontrolü kaybettiğini anlıyordu.

Bir anda telefonu yere fırlattı ve toprağı elleriyle kapatmaya başladı.

“Bu kadını buradan çıkarın!” dedi annesine. “Çabuk olun!”

Nermin Hanım birkaç adım yaklaştı ama dizleri titriyordu.

“Ben yapamam,” diye mırıldandı. “Bize bunun güvenli olduğunu sen söyledin.”

Murat başını ona çevirdi.

“Şimdi mi korkuyorsun? İki gündür buradasın!”

Bahçe kapısı sertçe açıldı.

İki polis memuru ile sağlık görevlileri içeri girdi. Öndeki polis Murat’ın ellerindeki çamuru ve benim yalnızca başımın dışarıda kaldığı toprağı görünce bir an durdu. Yüzündeki şaşkınlık hemen öfkeye dönüştü.

“Herkes geri çekilsin!”

Murat kollarını iki yana açtı.

“Yanlış anlıyorsunuz. Eşim sinir krizi geçirdi. Kendini toprağa gömmek istedi. Biz de sakinleşmesini bekliyorduk.”

Konuşurken kullandığı o nazik ses geri dönmüştü.

Komşuların önünde, bankada, hastanede kullandığı ses.

Polislerden biri bana eğildi.

“Hanımefendi, bunu kendiniz mi yaptınız?”

Boğazım kurumuştu. Dudaklarımı hareket ettirmek bile acıtıyordu.

“Hayır,” diyebildim. “Beni onlar gömdü.”

Murat hemen araya girdi.

“Hamilelik yüzünden ne söylediğini bilmiyor. Doktoru da biliyor, son zamanlarda çok dengesizdi.”

O anda polislerden diğeri yerdeki telefonu aldı. Ekranda hâlâ açık olan kayıt uygulamasını gördü. Dosyaların altında saatler ve tarihler yazıyordu.

Murat sustu.

Sağlık görevlileri elleriyle toprağı kazmaya başladı. Kürek kullanmıyorlardı. Bebeğe zarar vermekten korkuyorlardı. Omuzlarım açığa çıktığında vücudum kontrolsüz biçimde titremeye başladı.

Toprağın içinden çıkarılırken sol bacağımı hareket ettiremedim.

Bir görevli beni battaniyeye sarıp sedyeye yatırdı. Karnıma taşınabilir cihazı yaklaştırdığında nefesimi tuttum.

Birkaç saniye boyunca yalnızca cihazın cızırtısı duyuldu.

Sonra hızlı, düzenli bir kalp sesi bahçeye yayıldı.

Bebeğimin kalbi atıyordu.

Gözlerimi kapattım. Ağlamaya gücüm yoktu. Yalnızca o sesi dinledim.

Murat da duydu.

Birkaç adım öne çıktı.

“Çocuğum iyi mi?” diye sordu.

Polis memuru onun önünü kesti.

“Geri çekilin.”

“Ben babasıyım.”

O cümleyi duyunca içimdeki korkunun yanında başka bir duygu yükseldi.

Öfke.

İki gün boyunca aç bıraktığı, çamurun içinde hareketlerini saydığım bebeğin babası olduğunu şimdi hatırlıyordu.

Sedyeyi ambulansa götürürlerken başımı çevirdim. Polis Murat’ın ellerini arkasında birleştiriyordu. Nermin Hanım ağlıyor, sürekli yanlış anlaşılma olduğunu söylüyordu. Derya ise telefonu eline almış birini aramaya çalışıyordu.

Polis onun telefonunu da aldı.

Ambulansın kapısı kapanmadan önce Murat bana seslendi:

“Elif! Onlara gerçeği anlat! Ben sana zarar vermek istemedim!”

İlk kez gözlerinin içine baktım.

“Gerçek zaten kayıtta,” dedim.

Hastanede doktorlar susuz kaldığımı, sol bacağımdaki dolaşımın zayıfladığını ve vücudumda enfeksiyon riski bulunduğunu söylediler. Bebeğin kalbi güçlüydü fakat erken doğum ihtimaline karşı beni gözlem altında tutacaklardı.

Hemşireler saçlarımdaki toprağı temizlerken çamurun arasından küçük yapraklar ve böcek parçaları çıkıyordu.

Her dokunuşta irkiliyordum.

Orta yaşlı bir hemşire elimi tuttu.

“Artık güvendesiniz,” dedi.

Bu cümleyi duymak beni rahatlatmadı.

Çünkü güvenli olmanın nasıl bir his olduğunu unutmuştum.

Gece hastane odasının kapısı her açıldığında Murat’ın içeri girdiğini sanıyordum. Koridorda bir erkek sesi yükselince kalbim hızlanıyordu. Sağlık görevlisi su bardağını uzatırken bile önce eline bakıyor, içinde bir şey olup olmadığını anlamaya çalışıyordum.

Ertesi sabah bir kadın polis ifademe geldi.

Adı Başkomiser Aylin’di. Sandalyeyi yatağın yanına çekti ama bana çok yaklaşmadı.

“Telefonunuzdaki kayıtları inceledik,” dedi. “Toplam on yedi ses kaydı var. Ayrıca acil çağrı sırasında da konuşmalar kaydedilmiş.”

“Telefonu oraya koymadan önce de bazı şeyleri kaydetmiştim,” dedim.

Aylin başını kaldırdı.

“Ne tür şeyler?”

Murat’ın aylarca beni nasıl hazırladığını anlattım.