Ertesi sabah bir kadın polis ifademe geldi.
Adı Başkomiser Aylin’di. Sandalyeyi yatağın yanına çekti ama bana çok yaklaşmadı.
“Telefonunuzdaki kayıtları inceledik,” dedi. “Toplam on yedi ses kaydı var. Ayrıca acil çağrı sırasında da konuşmalar kaydedilmiş.”
“Telefonu oraya koymadan önce de bazı şeyleri kaydetmiştim,” dedim.
Aylin başını kaldırdı.
“Ne tür şeyler?”
Murat’ın aylarca beni nasıl hazırladığını anlattım.
Önce banka kartımı almıştı. Ardından telefonumdaki şifreleri istemişti. Annemle konuştuğumda ne anlattığımı sorguluyor, arkadaşlarımla görüşmemi “hamilelikte dinlenmem gerekiyor” bahanesiyle engelliyordu.
Bir gün beni aile yemeğinde herkesin önünde yalancılıkla suçlamıştı. Başka bir gün odanın anahtarını saklayıp gece boyunca salondaki koltukta oturmaya zorlamıştı.
Her olayın ardından özür diliyor, çiçek alıyor ve bebeğimiz için iyi bir aile olmamız gerektiğini söylüyordu.
Sonra aynı şey daha ağır biçimde yeniden oluyordu.
Aylin not almayı bıraktı.
“Neden daha önce yardım istemediniz?”
Sesindeki ton suçlayıcı değildi. Yine de cevabı vermek zordu.
“Çünkü bana vurduğu günlerden daha çok, vurmadığı günlerde korkuyordum,” dedim. “Hangi Murat’ın eve geleceğini bilmiyordum. Ayrıca herkese benim dengesiz olduğumu anlattı. Bir şey söylersem bebeği benden alacağını söyledi.”
Başkomiser bir süre sustu.
“Bu, kontrol kurmak için sık kullanılan bir yöntem,” dedi. “İnsanı önce yalnızlaştırırlar, sonra kendi hafızasından şüphe ettirirler.”
Murat’ın yalnız çalışmadığı da kısa sürede ortaya çıktı.
Nermin Hanım benimle ilgili sahte günlük notları tutmuştu. Bu notlarda eşyaları unuttuğum, kendi kendime konuştuğum ve bebeğe zarar verebileceğim yazıyordu. Derya ise aile grubunda, doğumdan sonra hastaneye yatırılmam gerektiğini söylemişti.
Planları beni yalnızca korkutmak değildi.
Beni yetersiz bir anne gibi göstermek istiyorlardı.
Çünkü Murat’ın çektiği kredileri öğrendikten sonra boşanmak istediğimi söylemiştim. Bebeği alıp annemin yanına gitmemden korkuyordu. Bu yüzden benim güvenilmez olduğuma dair hikâyeyi aylar önceden hazırlamıştı.
Telefon kayıtları bu hikâyeyi yıktı.
Kayıtlardan birinde Murat’ın annesine şöyle dediği açıkça duyuluyordu:
“Elif bu olaydan sonra polise giderse, aklı yerinde değil deriz. Zaten herkes hamileliğin onu değiştirdiğini düşünüyor.”
Başka bir kayıtta Nermin Hanım gülerek cevap veriyordu:
“Bebeği doğurunca birkaç imza attırırız. Sonra isterse çekip gitsin.”
Bu sözleri hastane odasında dinlediğimde ellerim buz kesti.
“Ne imzası?” diye sordum.
Başkomiser Aylin masaya bir dosya bıraktı.
Polis evde arama yaparken yatak odasındaki çekmecede bazı belgeler bulmuştu. Belgelerden biri, benim sağlık durumum nedeniyle mali kararlarımı Murat’a bıraktığımı belirten bir vekâlet taslağıydı. Diğeri ise doğacak çocuğun geçici bakımının babaya verilmesini talep eden, henüz tamamlanmamış bir dilekçeydi.
Murat yalnızca beni susturmak istememişti.
Bebeğimi, paramı ve hayatım üzerindeki son söz hakkımı da almak istiyordu.
Hastanedeki üçüncü gün annem geldi.
Onu gördüğümde yüzümü çevirdim. Utandığım için değil. Ona sarılırsam parçalanacağımdan korktuğum için.
Annem yatağın yanına oturdu.
“Bana neden söylemedin?” diye sordu.
“Birkaç kez söylemeye çalıştım.”
Başını eğdi.
Hatırladı.
Murat’la tartıştığımızı söylediğimde, “Her evlilikte olur,” demişti. Eve gelmek istediğimi söylediğimde, “Bebek doğmadan düzeninizi bozmayın,” diye cevap vermişti.
Annem ağlamaya başladı.
“Ben seni sabretmeye zorladım.”
“Elinden geleni bildiğin şekilde yaptın,” dedim.
“Hayır,” dedi. “Seni dinlemem gerekirdi.”
Bu kez ona sarıldım.
Bazen insanlar kötülüğü yalnızca yapanların yüzünde arıyordu. Oysa bazen kötülüğün büyümesine, iyi niyetle söylenen “Biraz daha sabret” cümleleri yardım ediyordu.
Murat tutuklandı. Nermin Hanım ile Derya da olayın planlanmasına ve uygulanmasına katıldıkları için soruşturmaya dâhil edildi.
Fakat süreç sandığım kadar kolay değildi.
Murat’ın avukatı kayıtların yasa dışı olduğunu söyledi. Ailesi sosyal medyada benim para için iftira attığımı yaydı. Bazı akrabalar beni arayıp şikâyetimi geri çekmemi istedi.
“Sonuçta çocuğunun babası,” dediler.
“Bir aileyi dağıtmak kolay, toplamak zordur,” dediler.
Hiçbiri bana toprağın altında kaç saat kaldığımı sormadı.
Hiçbiri bebeğimin hareket etmediği o uzun dakikalarda ne düşündüğümü merak etmedi.
Bir gün Murat cezaevinden mektup gönderdi. Mektubu açmadım. Avukatıma verdim.
İçinde özür değil, suçlama varmış.
Beni sevdiği için kontrolünü kaybettiğini, annesinin fikrine uyduğunu ve bebeğimizin babasız büyümesinin benim suçum olacağını yazmış.
Eskiden böyle bir mektubu okusaydım kendimden şüphe ederdim.
O gün yalnızca şunu düşündüm:
Sevgi, insanı toprağa gömmez.
Mahkeme aylar sonra başladı.
Duruşma salonunda Murat bana bakmıyordu. Üzerinde temiz bir gömlek vardı. Saçları düzgün taranmıştı. Onu tanımayan biri, sessiz ve saygılı bir adam olduğunu düşünebilirdi.
Avukatı hamilelik hormonlarımın algımı etkilediğini söyleyince savcı telefon kayıtlarını açtı.
Salonda Murat’ın kahkahası yankılandı.
“Bir kadın söz dinlerse kendini toprağın içinde bulmaz,” diyordu kayıtta.
Sonra Nermin Hanım’ın sesi duyuldu:
“Biraz daha su dök. Aklı başına gelsin.”
Son olarak benim zayıf nefesim ve plastik borudan geçen hava sesi işitildi.
Murat ilk kez başını öne eğdi.
Kayıtlar bittiğinde hâkim ona baktı.
“Bu ses sizin mi?”
Murat uzun süre cevap vermedi.
Sonunda, “Şaka yapıyordum,” dedi.
Salondaki sessizlik ağırlaştı.
Hâkim dosyaya baktı.
“İki gün boyunca toprağa gömülü hamile bir kadının yanında yapılan şakanın hangi kısmı komikti?”
Murat cevap veremedi.
Dava sonunda Murat ve ailesi işledikleri suçlardan ceza aldı. Karar açıklandığında sevinçten bağırmadım. Alkışlamadım. Çünkü hiçbir ceza o iki günü hayatımdan silemezdi.
Ama bebeğimi benden alamayacaklardı.
Borçların benim bilgim dışında oluşturulduğu kanıtlandı. Ortak ev için tedbir kararı verildi. Murat’ın benim adıma yaptığı işlemler incelemeye alındı.
En önemlisi, artık kimse bana yaşadıklarımın hayal olduğunu söyleyemiyordu.
Kızım Deniz, mahkemenin son duruşmasından üç hafta sonra doğdu.
Onu ilk kez kucağıma verdiklerinde küçük parmaklarımla parmağımı tuttu. Gözlerini açmadı ama elimi bırakmadı.
O an toprağın altında hissettiğim ilk hareketini hatırladım.
Bana sessizce dayan demiş gibiydi.
Yıllar sonra arka bahçeli küçük bir eve taşındık. İlk başta bahçeye çıkamıyordum. Islak toprak kokusu nefesimi kesiyordu.
Bir ilkbahar sabahı Deniz elinde küçük bir çiçek fidesiyle yanıma geldi.
“Anne, bunu birlikte dikelim mi?” diye sordu.
Dizlerimin üzerine çöktüm. Ellerimi toprağa sokarken titredim.
Fakat bu kez kimse beni toprağın içine zorlamıyordu.
Bu kez ne kadar derine ineceğime ben karar veriyordum.
Fideyi yerleştirdik, üzerini kapattık ve biraz su döktük.
Deniz gülerek bana sarıldı.
O gün anladım ki toprak yalnızca insanı gömmek için kullanılmazdı.
Bazen yeni bir hayatın kök salması için de vardı.
Sizce bir aileyi korumak adına susmak gerçekten sabır mıdır, yoksa kötülüğün büyümesine izin vermek midir?