“Beni iki kere aradığını söyledin. Telefonuma hiç çağrı gelmedi.”
Serkan’ın telefon kayıtları incelenince annemin aramalarını kendi cihazına yönlendirdiği ortaya çıktı. Bana gönderdiği mesajları da silmişti.
Ben annemi ihmal ettiğimi düşünürken, onlar ikimizin arasındaki bütün yolları kasıtlı olarak kapatmıştı.
Bir hafta sonra annem benim Ankara’daki evime geldi. İlk geceler odasının kapısını kilitliyordu. Banyoya girerken paltosunu yanında taşıyor, masadaki yemeklere kuşkuyla bakıyordu.
Bir gece mutfağa su almaya kalktığımda onu buzdolabının önünde buldum. Elinde küçük bir ekmek parçası vardı.
“Acıktıysan neden beni uyandırmadın?”
Mahcup bir şekilde başını eğdi.
“Melis gece mutfağa girersem ertesi gün yemek vermiyordu.”
O anda savcı değil, yalnızca annesinin ne kadar acı çektiğini geç fark etmiş bir kızdım.
Ona sarıldım.
“Bu evde yemek istemek için izin almayacaksın.”
Annem omzumda ağladı.
“Ben neden daha önce karşı koyamadım?”
“Çünkü seni korkuttular.”
“Ben onları büyüttüm.”
“Birini büyütmek, onun yaptığı kötülüğün sorumluluğunu taşımak demek değildir.”
Dava ilerledikçe başka sırlar da ortaya çıktı.
Serkan yalnızca annemin parasını almamıştı. Onun adına yüksek miktarda kredi çekmiş, evini de teminat göstermişti. Anneme imzalattıkları yeni vasiyet ise bağımsız bir noter huzurunda düzenlenmemişti. Belgelerdeki imzaların bazıları taklit edilmişti.
Melis’in kardeşi de sahte sağlık raporlarının hazırlanmasına yardım etmişti. Raporda annemin karar verme yetisini kaybettiği yazıyordu. Oysa rapor tarihindeki doktorun annemi hiç muayene etmediği anlaşıldı.
Amaçları açıktı.
Önce annemin mal varlığını tamamen ele geçirecekler, ardından onu kapalı bir bakım merkezine yerleştirip hayatlarının geri kalanında ondan kurtulacaklardı.
Serkan’ın bilgisayarında Melis’e yazdığı bir mesaj bulundu:
“Annem eve geri dönmek isterse sakinleştiriciyi artırırız. Birkaç ay sonra kimse söylediklerine inanmaz.”
Bu mesajı okuduğumda ellerim titredi.
Duruşma günü adliye koridoru kalabalıktı. Serkan beni görünce yüzünü acıklı bir ifadeye büründürdü.
“Elif, ben senin kardeşinim.”
“Biliyorum.”
“Beni hapse göndermene izin mi vereceksin?”
“Ben seni hiçbir yere göndermiyorum. Yaptıklarının sonucu seni oraya götürüyor.”
“Annemize baktım. Sen yıllarca gelmedin.”
“Onu dövmek bakım değildir.”
Serkan bana yaklaştı.
“Annem ölürse bunun vicdan azabıyla yaşayacaksın.”
İşte yıllardır kullandığı yöntem buydu. Suçluluğu başkasına yüklemek.
“Annem sizin yanınızda kalsaydı ölecekti,” dedim. “Ben onu yaşatmaya çalışıyorum.”
Melis ise mahkeme salonunda bütün sorumluluğu Serkan’a attı. Onun kendisini zorladığını, hesaplardan haberi olmadığını söyledi. Fakat takıların faturaları, mesajlaşmalar ve otel yatırımındaki imzası önüne konunca sustu.
Serkan da aynı şekilde Melis’i suçlamaya başladı.
Aylarca anneme karşı birlikte hareket eden iki insan, ceza ihtimali karşısında birkaç dakika içinde birbirlerini sattı.
Annem onların tartışmasını izledi. Sonra bana dönüp fısıldadı:
“Ben bunlar için seni ihmal etmişim.”
Çocukluğum boyunca Serkan ailenin göz bebeğiydi. Hata yaptığında korunur, borca girdiğinde annem tarafından kurtarılırdı. Ben ise güçlü olduğum için kendi başımın çaresine bakmak zorundaydım.
Fakat o anda geçmişin hesabını sormak istemedim.
“Şimdi bunları düşünme,” dedim. “Önce iyileş.”
Mahkeme, annemin mal varlığı üzerindeki bütün işlemleri geçici olarak durdurdu. Ev ve hesaplar için kayyum benzeri bağımsız bir yönetim atandı. Yazlık satışının hileli olduğu kanıtlanınca devir iptal edildi. Çalınan paranın bir kısmı Serkan’ın mal varlığına el konularak geri alındı.
Otel hisseleri, lüks araç ve Melis’in takılarının çoğu satıldı.
Paranın tamamı geri dönmedi. Bazı kayıplar hiçbir zaman telafi edilemedi.
Fakat annem artık parasından daha önemli bir şeyi geri kazanıyordu: kendi hayatı üzerindeki söz hakkını.
Yeni bir vasiyet hazırlamadı. Kimseye bir şey bırakmak zorunda olmadığını söyledi.
Mudanya’daki yazlığı geri aldıktan sonra satmak yerine kadınlara ve yaşlılara yönelik geçici bir güvenli ev kurulması için bir vakfa bağışladı.
“Orada benim gibi korkan insanlar birkaç gece olsun rahat uyusun,” dedi.
İlk açılış gününde paltosuz geldi.
Üzerinde açık mavi bir elbise vardı. Bileklerindeki izler hâlâ görünüyordu. Önceleri onları kapatmaya çalışırdı. O gün ise saklamadı.
Basın mensuplarından biri:
“Çocuklarınızdan biri tarafından böyle bir şeye uğramak nasıl bir duygu?” diye sordu.
Annem uzun süre düşündü.
“Bir anne çocuğunun kötü biri olduğunu kabul etmek istemez,” dedi. “Bu yüzden bazen ilk tokadı, ilk tehdidi, ilk yalanı görmezden gelir. Fakat sevgi, kötülüğü saklamak değildir. Bir çocuğu dünyaya getirmek, ona size zarar verme hakkı vermez.”
Serkan ve Melis, yapılan yargılama sonunda hapis cezasına çarptırıldı. Sahte belge, dolandırıcılık, tehdit, hürriyetten yoksun bırakma ve sistematik şiddet nedeniyle aldıkları cezalar ertelenmedi.
Karar açıklandığında Serkan arkasını dönüp anneme baktı.
“Beni affet, anne,” dedi.
Annemin gözleri doldu. Fakat ayağa kalkmadı, ona doğru gitmedi.
“Ben seni affetmeye çalışacağım,” dedi. “Ama bu, seni kurtaracağım anlamına gelmiyor.”
Mahkeme salonundan çıktığımızda elimi tuttu.
“Doğru mu yaptım?”
“Evet.”
“Bir anne oğlunu böyle bırakır mı?”
“Bir anne bazen oğlunun başkasına zarar vermesini durdurmak zorundadır. Kendisine zarar verse bile.”
Annem bir süre sessiz yürüdü. Sonra ilk kez rahat bir nefes aldı.
Aradan bir yıl geçti.
Annem artık benimle yaşamıyordu. Kendi isteğiyle, Ankara’da güvenli bir sitede küçük bir daire tutmuştu. Haftada iki kez yüzmeye gidiyor, belediyenin resim kursuna katılıyor ve komşularıyla kahvaltı yapıyordu.
Kendi banka kartını kullanmayı yeniden öğrendi. Telefonunun şifresini kimseyle paylaşmıyordu.
Bir gün onu ziyarete gittiğimde kapıyı pembe bir hırkayla açtı.
“Paltom nerede diye sormayacak mısın?” dedi gülerek.
“Artık ihtiyacın yok.”
Salondaki koltuğa oturduk. Bana kendi yaptığı keki ikram etti. Bir süre sonra yüzü ciddileşti.
“Bazen Serkan’ı özlüyorum.”
“Bu normal.”
“Özlemek, yaptıklarını unuttuğum anlamına gelir mi?”
“Hayır. İnsan birini özleyebilir ve yine de ondan uzak durması gerektiğini bilebilir.”
Annem başını salladı.
“Keşke bunu daha önce öğrenseydim.”
Elini tuttum.
“Geç öğrenmek, hiç öğrenmemekten iyidir.”
O gün evden çıkarken arkamdan seslendi.
“Elif.”
Döndüm.
“İyi ki o gece geldin.”
Gülümsedim.
“İyi ki bana gerçeği söyledin.”
Çünkü onu kurtaran yalnızca yaptığım telefon görüşmesi değildi. Annem korkusuna rağmen konuşmayı seçmişti.
Yaşlı olmak, güçsüz olmak değildi.
Anne olmak, her şeyi affetmek değildi.
Aile olmak ise kapalı kapılar ardında yapılan kötülükleri saklamak hiç değildi.
Bazen bir insanı gerçekten sevmek, onun adına susmak değil, herkes karşınıza geçse bile gerçeği söylemekti.
Sizce Nermin Hanım, kendisine bunları yapan oğlunu bir gün tamamen affetmeli mi, yoksa bazı yaralar affedilse bile kapılar sonsuza kadar kapalı mı kalmalıdır?