Lucía battaniyenin altında kendini biraz daha yukarı çekip başıyla o iğne uçağı kadar ince ışık sızısını kestiği anda, üzerindeki tüm uyku sersemliği dağılıp gitti. Kalbin o kadar şiddetli çarpıyordu ki, kapının ardında duran her kimse bu sesi ahşabın ötesinden duyabilir diye korkuyordun. Hâlâ neler olduğunu tam olarak anlamıyordun ama bir gerçek zihnine içgüdüsel bir kesinlikle yerleşmişti: Leyla, tuhaf olduğu için senin yatağında değildi. Birini korumak için oradaydı.
O ışık çizgisi iki saniye daha öylece kaldı. Sonra kaybolup gitti. Koridorda hafif bir hışırtı duyuldu; o kadar belirsizdi ki tesisat tıkırtısı ya da çatı arasından sızan bir rüzgâr sanılabilirdi. Ardından eve yoğun ve mutlak bir sessizlik çöktü; sanki bir el evin ağzını kapatmış gibiydi.
Leyla hâlâ parmaklarını tutuyordu. Sıkmıyordu. Sadece paniğin geçene ve nefesin düzene girene kadar elini battaniyenin altında sıcak ve kararlı bir şekilde elinin üzerinde tuttu. Onun hemen yanında kocam Selim, bir kolunu yastığının üzerine atmış, hiçbir şey duymayan bir adamın o çıldırtıcı sükunetiyle uyumaya devam ediyordu.
Sanki bir saatmiş gibi gelen ama aslında beş dakikayı geçmeyen bir süre boyunca öylece yattın. Leyla sonunda elini bıraktığında fısıldamadı bile. Yerinde doğrulmadı. Sadece yatağa geri yaslandı ve sabahın gelmesini diler gibi karanlığı seyretti. Sen bir süre daha dik oturdun; sırtın gerilmiş, ağzın kurumuş, zihnin bir açıklama bulmaya çalışıyor ama hiçbirini mantığa oturtamıyordu.
Şafak vakti Leyla çoktan mutfaktaydı. Ocağın başında, üzerindeki basit pamuklu elbiselerinden biriyle, gece hiçbir şey olmamış gibi sakin sakin yulaf lapası karıştırıyordu. Dar pencereden sızan solgun sabah ışığı yüzüne dökülüyordu. Eğer yatak odasının duvarını kesen o ışığın hatırası olmasaydı, tüm bunların bir rüya olduğuna kendini ikna edebilirdin.
devamı sonraki sayfada…
