Home UncategorizedLeyla’nın Geceleri Ortada Uyuma Sebebi

Leyla’nın Geceleri Ortada Uyuma Sebebi

by admin
0 yorumlar

Lucía battaniyenin altında kendini biraz daha yukarı çekip başıyla o iğne uçağı kadar ince ışık sızısını kestiği anda, üzerindeki tüm uyku sersemliği dağılıp gitti. Kalbin o kadar şiddetli çarpıyordu ki, kapının ardında duran her kimse bu sesi ahşabın ötesinden duyabilir diye korkuyordun. Hâlâ neler olduğunu tam olarak anlamıyordun ama bir gerçek zihnine içgüdüsel bir kesinlikle yerleşmişti: Leyla, tuhaf olduğu için senin yatağında değildi. Birini korumak için oradaydı.

O ışık çizgisi iki saniye daha öylece kaldı. Sonra kaybolup gitti. Koridorda hafif bir hışırtı duyuldu; o kadar belirsizdi ki tesisat tıkırtısı ya da çatı arasından sızan bir rüzgâr sanılabilirdi. Ardından eve yoğun ve mutlak bir sessizlik çöktü; sanki bir el evin ağzını kapatmış gibiydi.

Leyla hâlâ parmaklarını tutuyordu. Sıkmıyordu. Sadece paniğin geçene ve nefesin düzene girene kadar elini battaniyenin altında sıcak ve kararlı bir şekilde elinin üzerinde tuttu. Onun hemen yanında kocam Selim, bir kolunu yastığının üzerine atmış, hiçbir şey duymayan bir adamın o çıldırtıcı sükunetiyle uyumaya devam ediyordu.

Sanki bir saatmiş gibi gelen ama aslında beş dakikayı geçmeyen bir süre boyunca öylece yattın. Leyla sonunda elini bıraktığında fısıldamadı bile. Yerinde doğrulmadı. Sadece yatağa geri yaslandı ve sabahın gelmesini diler gibi karanlığı seyretti. Sen bir süre daha dik oturdun; sırtın gerilmiş, ağzın kurumuş, zihnin bir açıklama bulmaya çalışıyor ama hiçbirini mantığa oturtamıyordu.

banner

Şafak vakti Leyla çoktan mutfaktaydı. Ocağın başında, üzerindeki basit pamuklu elbiselerinden biriyle, gece hiçbir şey olmamış gibi sakin sakin yulaf lapası karıştırıyordu. Dar pencereden sızan solgun sabah ışığı yüzüne dökülüyordu. Eğer yatak odasının duvarını kesen o ışığın hatırası olmasaydı, tüm bunların bir rüya olduğuna kendini ikna edebilirdin.

Kapı eşiğinde durup onu izledin. Sen daha konuşmadan seni fark etti. Arkasını dönmeden, “Kahve hazır,” dedi. Olduğun yerde kaldın. “Dün gece odamızın önündeki kimdi?” Kaşık durdu. Sadece bir anlığına —bedeninin zaten hissettiği şeyi doğrulamaya yetecek kadar kısa bir süre— eli tencerenin üzerinde donakaldı. Sonra karıştırmaya devam etti.

“Neden bahsettiğini anlamıyorum,” dedi. Neredeyse gülecektin. Komik olduğu için değil, kötü yalanların tanınabilir bir şekli olduğu ve şu an tam ona baktığın için. Leyla pek çok şeydi: sessiz, yardımsever, kendini yok sayacak kadar mütevazı. Ama asla dikkatsiz olmamıştı. Söylediği her kelimeyi önce tartardı. Bu kadar çabayla cehalet taklidi yapması, gerçeğin gece gelen tuhaf bir sesten çok daha büyük olduğunu anlatıyordu.

“Elimi tuttun,” dedin. “Ve başını ışığa siper ettin.” Leyla kaşığı bir kenara bıraktı. Sonunda arkasını döndüğünde, gözlerinde gün daha başlamadan yorulmuş birinin bakışı vardı. “Lütfen,” dedi kısık bir sesle, “burada değil.”

Bu cevap seni reddedilmekten daha çok sinirlendirdi. Burada değil. Bu evde hiçbir şey hiçbir zaman “burada” konuşulmazdı. Hiçbir şey olduğu yerde dile getirilmezdi. Korku, ev işlerine, sessizliğe, köy geleneklerine dair nazik açıklamalara ve sıcaklık ihtiyacına sarılmış halde odadan odaya geziyordu. İki haftadır bu huzursuzlukla yaşıyordun; komşuların dedikodusuna, evlilik yatağındaki gerginliğe, insanların evin hakkında kurduğu çirkin hayallerin verdiği o yavaş aşağılanmaya katlanıyordun.

“O zaman nerede?” diye sordun. Leyla bakışlarını merdivenlere çevirdi. Yukarıda, ikinci katta annenin odasında hareket ettiğini, bir çekmecenin kapandığını duydun. Selim üçüncü katta hâlâ uyuyordu —ya da öyle yapıyordu. Küçük kardeşin Tolga, yani Leyla’nın kocası, yedek parça deposundaki vardiyası için güneş doğmadan çıkmıştı. Ev, her zamanki gibi parçalar halinde uyanıyordu ve aniden sıradan hayatın bu zamanlamasına öfke duydun.

“Bu gece,” dedi Leyla. “Teras katında. Herkes uyuduktan sonra.” Şu an olması için ısrar etmeliydin. Cevapları gün ışığında, mutfakta, şahitlik edebilecek mutfak dolapları ve tabakların arasında talep etmeliydin. Ama Leyla’nın yüzündeki bir şey seni durdurdu. Bu bir inatçılık değildi; nezaket gibi görünmeye çalışan incecik bir korkuydu.

Sadece bir kez başını salladın. “Bu gece,” dedin.

Tüm gün boyunca ev, kurulmuş bir sahne gibi hissettirdi. Annen sabahlığın içinde aşağı indi, dizinden şikayet edip yumurta kalıp kalmadığını sordu. On dakika sonra Selim belirdi; göğsünü kaşıyarak, yanağını öperek, sen mışıl mışıl uyuduğunu bilsen de kötü uyuduğundan yakındı. Leyla’yı ocağın başında görünce ifadesi o kadar hızlı değişti ki neredeyse kaçırıyordun. Arzu değildi. Öfke de değildi. Çok daha tuhaf bir şeydi.

Tanıma. Bir saniyeden az sürdü. Sonra yerini her zamanki uysallığına bıraktı. “Günaydın,” dedi. Leyla onunla göz göze gelmedi. “Günaydın.”

Bu etkileşimi ensende bir ürperti gibi hissettin. İlk kez, yatağındaki o tuhaf düzen zihninde yeniden şekillenmeye başladı. Şimdiye kadar Leyla’nın her gece gelmesini utanç, adap ve dedikodu eksenli bir sorun olarak görmüştün. Tuhaf bir aile alışkanlığı. Bir sınır ihlali. Evini absürt, evliliğini ise istila edilmiş hissettirdiği için içerlediğin bir şey.

Ama şimdi başka bir ihtimal doğuyordu. Ya Leyla, Selim ile senin aranda karanlıktan korktuğu için yatmıyorsa? Ya ondan korkuyorsa?

Düşünce o kadar çirkindi ki zihnin onu hemen reddetti. Selim yapmazdı. Annenin romatizması azdığında omzuna kremi süren kocan yapmazdı. Kuzeninin arabası Tlaxcala dışında bozulduğunda onu almak için fırtınada üç saat yol giden adam yapmazdı. Market poşetlerini katlayıp eviyenin altına takıntılı bir düzenle dizen adam yapmazdı. Selim zalim değildi. Pervasız değildi. Karanlığı üzerine parfüm gibi sinmiş adamlardan değildi.

Yine de… Bu sabahki o bakış. Leyla’nın gözlerini kaçırışı. Kapıdaki ışık. Başını ışığın önüne koyuşu. Bütün gün bu düşünce, ikinci bir gölge gibi evin içinde seni takip etti.

O öğleden sonra, dama ıslak çarşafları asarken annen elinde mandal sepetiyle yanına geldi. “Komşular yine konuşuyor,” dedi. Çarşafın köşesine gerekenden daha sert bir mandal taktın. “Hep konuşurlar.” “Bu farklı.” Sesini alçalttı. “Sevgi Hanım’ın kızı görmüş; Leyla gece yarısından sonra elinde yastıkla sizin odaya giriyormuş. İki kez görmüş.”

İfadeni bozmadın. “Eee?” “Eee’si, insanlara işleyecekleri kadar sessizlik verirsen, hayal güçleriyle çok daha kötü şeyler uydururlar.”

Bu sözler canını yaktı çünkü doğruydu. Sizin gibi mahallelerde gizem, kuru ota düşen bir kıvılcımdı. Kadınlar kapı eşiklerine yaslanıp endişe maskesi altında gözlemlerini paylaşmaya başladığında hiçbir şey gizli kalmazdı. Yeni evli bir kadının her gece başka bir çiftin odasına girmesi. Kocanın buna razı gelmesi. Karısının susması. Hikâye, başkalarının ağzında kendi kendine yazılıyordu.

“Ben halledeceğim,” dedin. Annen seni süzdü. “Halledecek misin gerçekten?” Ona döndün. Gerginliği daha kelimelere dökülmeden anlayacak kadar uzun yaşamıştı. Gri saçları darmadağın topuz yapılmıştı, endişelendiğinde ağız kenarındaki çizgiler derinleşirdi. Bir an için her şeyi —ışığı, Leyla’nın elini, geceki randevuyu— anlatmayı düşündün. Ama eğer yanılıyorsan, eğer tüm bunlar gerçek bir tehlike içermeyen daha küçük ya da daha tuhaf bir şeyse, evin huzurunu boş yere kaçırmış olacaktın.

Bu yüzden sadece, “Halledeceğim,” dedin. Sana inandığı için değil, konuyu kapattığın için başını salladı.

O akşam Tolga, iş çıkışı durağın yanındaki fırından aldığı bir paket poğaça ile eve geldi. Annenin alnını öptü, Selim’e seslendi ve karısı Leyla’ya, evlendiği kadının aile duvarları içinde güvende olduğunu varsayan yorgun bir kocanın o dalgın şefkatiyle gülümsedi. Onu izlerken içine ağır bir kasvet çöktü.

Tolga, yirmi sekiz yaşında olmasına rağmen her zaman evin en çocuk ruhlusu olmuştu. On iki yaşında bir hendeği bisikletle atlamaya çalışırken bileğini kıran küçük kardeş… Babam öldüğünde herkesin önünde hıçkıra hıçkıra ağlayıp sonra işleri zorlaştırdığı için herkesten özür dileyen genç… Şüpheye düşmeden önce umuda tutunan o adam… Eğer bu çatı altında tehlikeli bir şey yaşıyorsa, bunu en son o kabul ederdi.

Akşam yemeği sıradan konuşmalarla geçti. Çorba çok tuzluydu. Şofben yine arıza yapıyordu. Annenin doktoru daha çok yürümesi gerektiğini söylemişti. Selim, Cholula’daki bir müşterisinin fayans seçiminde sürekli fikir değiştirmesinden bahsetti. Tolga, küçük bir kredi için faiz oranlarını karşılaştırmanda yardım istedi. Leyla neredeyse hiç konuşmadı. Herkese hizmet etti, kendisi hiçbir şey yemedi ve sanki masanın kendisi bile onu suçlayabilirmiş gibi gözlerini yerden kaldırmadı.

Yatma vakti geldiğinde nabzının boğazında attığını hissediyordun. Leyla, her zamanki gibi katlanmış battaniyesi ve yastığıyla yatak odanızın kapısında belirdi. Selim banyoda dişlerini fırçalıyordu. Yatağın kenarında oturmuş, sanki bir kolyeyi çözmeye çalışıyormuş gibi yapıyordun. Bana bir kez baktı; o tek bakış bir soru taşıyordu.

Hâlâ bu gece mi? Başını salladın. İçeri girdi ve yastığını yatağın ortasına yerleştirdi.

Ev sessizliğe büründüğünde her sinirinle dışarıyı dinliyordun. Gece saat 01:13’te o ses yine geldi. Çıt. Bu kez onu bekliyordun. Önce kapının altından ince bir ışık sızdı, sonra yavaşça ve kararlı bir şekilde yükselerek karşı duvarda tırmandı. Leyla’nın seni uyarmasına gerek kalmadı, anında donup kaldın. Selim, onun diğer tarafında ikinizden de uzağa dönmüş yatıyordu. Nefes alışverişi düzenli geliyordu ama artık tam anlamıyla uyanık olduğun için bu düzen sana fazla sahte, fazla çalışılmış gibi geliyordu.

Işık, yatak başlığının yakınında durdu. Sonra o hafif tıkırtı geldi. Tık. Leyla hafifçe yukarı kaydı, başını doğrudan ışığın yoluna koydu. İki saniye sonra ışık kayboldu. Koridordaki bir tahta hafifçe gıcırdadı. Sonra bir geri çekilme sesi duyuldu; yavaş, kontrollü, bilinçli.

Bekledin. Beş dakika sonra Leyla doğruldu. “Şimdi,” diye fısıldadı. Selim’e baktın. Leyla bakışlarını takip etti. “En az on dakika kımıldamaz,” dedi. Sesindeki bu kesinlik mideni bulandırdı.

Tek kelime etmeden yataktan çıktın. Yer karoları ayaklarının altında buz gibiydi. Leyla battaniyesini omuzlarına sardı ve ikiniz, kendi evinizde kaçak gibi hareket ederek koridora çıktınız.

Damda gece havası keskin ve serindi. Puebla şehri, sarı ışıklar, gölgeli teraslar, uydu antenleri ve su depoları arasında uzanıyordu; rüzgârın içinden uzak köpek havlamaları geliyordu. Çok uzaklarda bir motosiklet sesi sokaklardan geçip kayboldu. Gökyüzü açıktı; şehrin loş ışıltısının üzerinde parlak, sert yıldızlar saçılmıştı.

Leyla yastığını ters çevrilmiş bir boya kovasının üzerine koyup oturdu. Sen ayakta kaldın. “Anlat.” Sanki senden hiçbir nezaket beklemiyormuş gibi başını salladı. Sonra iki eliyle battaniyesinin kenarını sıkıca tutarak, “Buraya taşınmadan önce başladı,” dedi.

Sustun. Gözlerini sana değil, karşıdaki damlara dikmişti. “Önce hayal kuruyorum sandım. Tolga geç vardiyaya kalıyordu, bazen Selim eve uğruyordu; alışveriş getiriyor, ev sahibinin tamirat yapıp yapmadığını soruyordu. Hep yardımcıydı. Hep nazikti.” Ağzı gerildi. “Sonra bir öğleden sonra, mutfakta çok yakınımda durdu.”

Kollarına bir soğukluk yayıldı. “Hiç gerek yokken bana süründü,” diye devam etti Leyla. “Geri çekildim ve kendime bunun bir anlamı olmadığını söyledim. Sonra yorumlar başladı. Küçük yorumlar. Saçıma, ağzıma, elbisemin üzerime nasıl oturduğuna dair… Bir kadın bunları anlatmaya kalksa, namuslu bir adamın her zaman ‘zararsızdı’ diyebileceği türden şeyler.”

Derin daralıyor gibi hissettin. “Peki Tolga’ya söyledin mi?” Leyla gözlerini yumdu. “Hayır.” “Neden?” “Çünkü henüz emin değildim.” Sesi ilk kez titredi. “Çünkü eğer yanlış anlatırsam, aileyi zehirleyen kişi ben olacaktım. Çünkü Selim saygı duyulan biriydi, bense şehri bilmeyen, otobüslerde kaybolan, kliniğe kaydını bile daha yaptıramamış taşralı yeni gelindim. Onun gibi adamlar, karşı tarafın tereddüt etmesine güvenirler.”

Bir an için yıldızlar bulandı, sonra görüşün tekrar netleşti. Karşısındaki alçak duvarın üzerine oturdun. Beton hâlâ günün sıcaklığını taşıyordu. “Taşındıktan sonra ne oldu?” Leyla yavaşça nefes aldı. “İlk hafta her şey normaldi çünkü herkes etraftaydı. Sonra bir gece uyandım ve odamızın kapısının altında bir ışık gördüm. Annen rahatsızlandı ya da Tolga bir şey unuttu sandım. Ama kapıyı hafifçe açtığımda kimse yoktu. Sadece koridor.” Yutkunarak devam etti. “Ertesi gece, odamızın önünde ayak seslerinin durduğunu duydum.”

Ellerin dizlerinde kenetlendi. “Üçüncü gece,” dedi, “kapı kolu hareket etti.”

İkiniz de konuşmadınız. Rüzgâr, damın öbür ucundaki çamaşırları dalgalandırdı. Aşağılarda bir yerde bir köpek boşluğa havlamaya başladı. Yukarıdaki o dar koridoru, karanlıkta açılan kapıları, kendi kocanın genç bir kadının odasının önünde gölgelerde beklediğini düşündün.

“Ondan sonra kapıyı kilitledim,” dedi Leyla. “Ertesi sabah kahvaltıda Selim, evin eski menteşelerinin tuhaf sesler çıkardığını ve insanın hayal kurmasına sebep olabileceğini söyleyerek şaka yaptı.” O an sana baktı. “Oysa ben duyduğum şeyi kimseye anlatmamıştım.”

Gece sanki yerinden oynadı. “Biliyordu,” diye fısıldadın. “Evet.” İçinde öyle sıcak bir öfke parladı ki başın döndü.

Bunu reddetmek istiyordun; bir yanlış anlama olmalı, Selim tuhaf olabilir ama sapık olamaz, kaba olabilir ama tehlikeli olamaz demek istiyordun. Ama detaylar birbirine çok iyi oturuyordu. O sahte uyku hali. Dikkatli ışık hileleri. Kapı kolu. Yorumlar. Leyla’nın uzak durmak yerine yakın olmayı seçmesi, senin varlığını kendine siper etmesi…

“Neden aramızda uyudun?” diye sordun, cevabı zaten tahmin etsen de. Leyla’nın gözleri doldu. “Çünkü sen oradayken hiçbir şeye yeltenemezdi,” dedi. “Ve eğer kendi tarafındaki yataktan gelmeye kalksa, senin yanındayken benim üzerime eğilmesi gerekecekti. Eğer kendimi sana uyandırmadan ulaşılamaz kılarsam, vazgeçer diye düşündüm.”

Miden bulandı. “Bana neden söylemedin?” “İstediğim her gün.” Yüzünü sertçe sildi. “Ama herkesin onu ne kadar sevdiğini gördüm. Annenin ona övgülerini, Tolga’nın ona olan hayranlığını… Ve eğer bunu yüksek sesle söylersem senin yüzünün alacağı hali hayal ettim. Belki sessizce halledebilirim sandım. Bana ulaşamayacağı yerde durursam, onunla asla yalnız kalmazsam belki geçer gider dedim.”

“Peki o ışık?” “Benim sizin odanızda olup olmadığımı kontrol etmek için kapı çatlağından telefon fenerini kullanıyor.” Sesi düştü. “Bazen bekliyor. Bazen tepki verip vermeyeceğimi görmek için tık tık vuruyor.”

Başının üzerindeki gökyüzü uçsuz buçsuz ve işe yaramaz geliyordu. Birkaç saniye boyunca sadece kendi nefesini duydun. Selim… kocan. Havlularını katladığın, sormadan kahvesini tatlandırdığın, market kuyruğunda, cenazelerde, sıradan günlerde elini sırtına koyan o adam… Aynı adam, karanlıkta durup kardeşinin karısının başka bir beden tarafından korunup korunmadığını kontrol ediyordu.

Ellerin titremeye başladı. Leyla bunu gördü ve şüpheye düştüğünü sandı. “Kulağa nasıl geldiğini biliyorum.” “Hayır,” dedin, sesinin şiddeti ikinizi de şaşırttı. “Sana inanıyorum.” Sana dik dik baktı. Gözyaşları bir anda boşaldı. Ağzını kapatıp öne eğildi, omuzları battaniyenin altında sarsılıyordu. Bu eve girdiğinden beri ilk kez yaşına uygun görünüyordu. Dikkatli bir gelin, sessiz bir yardımcı, kaybolmaya çalışan taşralı bir taze değil; sadece yirmi altı yaşında, korkmuş, tükenmiş bir insan.

Yanına oturdun. Önce ona dokunmadın. Sonra elini kürek kemiklerinin arasına koydun ve kaslarında, nefesinde, uykusuz gecelerinde biriktirdiği o gerginliği hissettin. “Bana söylemeliydin,” dedin, suçlamadan. Sadece üzüntüyle. “Biliyorum,” diye fısıldadı. “Bunu artık sessizce halletmiyoruz.” Başını hızla kaldırdı. “Hayır.” “Evet.” “Hayır, lütfen.” Panik sesini keskinleştirdi. “Eğer Tolga yanlış anlarsa, annen ağlamaya başlarsa, Selim her şeyi inkar ederse her şey duman olur. Yanlış anladığımı söyler. İlgi çekmek istediğimi söyler. Korkuyorsam neden sürekli sizin odanıza geldiğimi sorar.” Kolunu kavradı. “Utancı kullanacaktır.”

Çünkü bu tür adamlar böyle hayatta kalırdı. Tanınmaz biri oldukları için değil, “inanılır” oldukları için. Kendilerini sıradan bir iyilikle sarmalarlar ve kadınların, gerçekleri yüksek sesle söylendiğinde ne kadar inanılmaz geleceği düşüncesiyle boğulmasına izin verirlerdi. Bunu şimdi anlıyordun ve bu farkındalık canını çok yaktı.

Kendini düşünmeye zorladın. “Onlara şimdi söylersek inkar edecektir,” dedin yavaşça. “Ve elimizdeki tek şey senin sözün ve bu tuhaf yatış düzeni.” Evin içine dönen karanlık merdiven boşluğuna baktın. “Daha fazlasına ihtiyacımız var.” Leyla tutuşunu gevşetti. “Daha fazlası mı?” “Kanıt.”

Kelime aranızda asılı kaldı. Böyle bir kelimeye ihtiyaç duyulmasına içerledin. Ama büyük ihtimalle gerekli olmasına daha da çok içerledin. Aileler küçük çatlakları görmezden gelebilirdi ama ana direğin çöküşünü yok sayamazlardı. Selim’i inkar edilemez bir şey olmadan suçlarsan, bu ev sabaha kadar taraflara ve inkarlara bölünüp paramparça olurdu. Tolga iki arada kalırdı. Annen, baban öldükten sonra aileyi bir arada tutan adama dair imajı yıkılmasın diye gerçeğin yerine huzuru seçebilirdi.

Ayağa kalktın. “Yarın başlıyoruz.” Leyla perişan görünüyordu. “Pervasızca değil,” diye ekledin. “Dikkatli.” Başını salladı ama yüzündeki ifade, “dikkatli” olmanın ondan zaten çok şey alıp götürdüğünü söylüyordu.

Ertesi sabah kocanı gözlemlemeye başladın. Bir kez başladın mı, fark etmeyi bırakamıyordun. Leyla sepetten çamaşırları çıkarmak için eğildiğinde Selim’in gözlerinin bir an fazla takılışını… Leyla mutfakta yalnızsa içeri girmeden önce Tolga’nın nerede olduğunu sormasını… Yardımseverliğinin altında yatan o sessiz hak sahipliği duygusunu; sanki her iyilik, bir gün tahsil etmeyi beklediği bir hesaba yatırılan depozito gibiydi.

Yıllarca ona “düşünceli” demiştin. Şimdi kadınların, bir bakım biçimi olarak sunulduğu için, göz hapsini kaç kez “ilgi” ile karıştırdığını merak ediyordun.

O öğleden sonra, Selim duştayken çalışma masasının üst çekmecesini açtın. Önce bir utanç hissi kalbine saplandı, sanki sınırı aşan sendin. Sonra evlilik yatağının onun yüzünden bir siper haline getirildiğini hatırladın ve o his yok oldu. Çekmecenin içinde faturalar, fişler, gevşek vidalar, bir şerit metre, bir şarj cihazı, iki dini broşür —ve tanımadığın bir telefon vardı.

Nabzın yükseldi. Eski bir telefondu; ekranı çizik, ucuz bir kılıfı var, şarjı yüzde 18. Açtın. Şifre yoktu. İçini buz gibi bir netlik kapladı. Kendini zeki sanan adamlar, kendi gizli sistemlerinin içinde genellikle dikkatsizleşirlerdi. Kendilerini koruyan insanların onlara bakmayacak kadar saf olduğunu varsaymaya başlarlar.

Telefonun rehberinde gerçek isimler yoktu, sadece baş harfler vardı. Ama asıl ağzını kurutan fotoğraf galerisiydi. Ekran görüntüleri… Sosyal medyadaki kadınlar. Bazıları cami sayfalarından, bazıları mahalle etkinliklerinden, bazıları aile toplantılarından. Kırpılmış görüntüler. Yakınlaştırılmış beller. Yüzler. Ağızlar. Bir market kuyruğunda arkadan çekilmiş bulanık bir fotoğraf. Bir diğeri, Leyla’nın damda çamaşır asarken evin içinden, pencereden çekilmiş görüntüsü.

Elin titredi. Galerinin en altında üç saniyelik bir video vardı. Karanlık ve odaklanmamış başlıyor, sonra karanlıkta hafifçe aralık kalmış bir yatak odası kapısını gösterecek kadar netleşiyordu. Kamera biraz daha yaklaşıyordu. Klip orada bitiyordu. Hangi oda olduğunu sormana gerek yoktu.

Anlamı üzerine derinlemesine düşünmeye fırsat bulamadan her şeyi kendine gönderdin. Sonra telefonu bulduğun gibi yerine koydun ve tam duş sesi kesilirken oradan çıktın.

O gece terasta Leyla’ya anlattın. İki eliyle yüzünü kapattı. “Belki hayal kuruyorumdur diye kendimi zorluyordum.” “Değildin.” “İçeriyi kayda almış mı?” “Bulduklarım arasında yok.” Duraksadın. “Ama niyetlenmiş.”

Dolunay neredeyse tamamlanmıştı; su depolarının ve yan binaların kablolarının üzerine gümüşi bir ışık saçıyordu. Aşağıda şehir; televizyon sesleri, son otobüsler ve senin hayatına değmeyen hayatlarla uğulduyordu. Felaketin nasıl bu kadar sınırlı kalabildiğini düşündün. Bir ev. Bir koridor. Bir aile. O sırada dünya meyve alıyor, futbol tartışıyor, bulaşık yıkıyor ve dönmeye devam ediyordu.

“Yarın Tolga’ya söylüyoruz,” dedin. Leyla dona kaldı. “Ayrı ayrı değil,” diye ekledin. “Birlikte. Ve Selim hikâyeyi kendi istediği gibi şekillendirmeden önce ona her şeyi göstereceğiz.”

Gözleri yine doldu ama bu kez başka bir şey daha vardı. Belki de bir ferahlama… Ya da artık yalnız olmamanın o ilk kırılgan hissi.

Yüzleşme, herkesin evde olduğu bir Pazar öğleden sonrası gerçekleşti. Annen yemekten sonra aşağıda kestiriyordu. Selim garajda alet edevatları düzenliyordu. Tolga ikinci kattaki oturma odasında, sanki küçük tamiratlar hayatı hâlâ dengede tutabilirmiş gibi sallanan bir vantilatörü tamir etmeye odaklanmıştı. Leyla koltukta oturuyor, ellerini dizinde sıkıyordu. Sen pencerenin yanında duruyordun çünkü eğer oturursan bir daha ayağa kalkamayacağından emindin.

“Tolga,” dedin, “tornavidayı elinden bırak.” Yavaşça bıraktı. “Ne oldu?” Dünyasının değişmesine bu kadar hazırlıksız görünen bir başkası daha olamazdı. Telefonunu ona uzattın.

Önce ne olduğunu anlamadan ekran görüntülerine baktı. Yüzünde kafa karışıklığının, sonra huzursuzluğun ve ardından Leyla’nın o fotoğraflardan birinde —damda çamaşır asarken, habersizce— belirmesiyle bir tanımanın oluştuğunu izledin. Üç saniyelik videoya geldi. Bir kez izledi. Sonra bir kez daha.

“Bu kimin telefonu?” diye sordu, sesi cevabı çoktan bilse de. “Selim’in gizli telefonu,” diye cevap verdin. Tolga kısa, kırılgan bir kahkaha attı. “Hayır.”

Leyla o anda bir ses çıkardı —hıçkırıkla bir kelime arası bir şey. Tolga ona baktı ve belki de haftalardır görmeyi reddettiği şeyi sonunda gördü. Tüm bedeni sarsıldı. Yüzünden kan çekildi.

“Neler oldu?” diye sordu ona. Leyla önce konuşamadı. Bu yüzden sen konuştun. Taşınmadan önceki yorumları anlattın. Koridoru. Kapı kolunu. Feneri. Tıkırtıları. Neden her gece sizin yatağınızda yattığını… Hiçbirini yumuşatmadın çünkü yumuşatmak sadece yanlış kişiyi korumaya yarardı. Tolga her cümleyi, hâlâ tabuta dönüşmeyeceğini umduğu bir tahtaya çakılan çiviler gibi dinledi.

Sözün bittiğinde odada mutlak bir sessizlik oldu. Sonra Tolga karısına döndü. “Neden bana söylemedin?” Soru suçlayıcı değil, parçalanmış bir halde sorulmuştu. Leyla artık hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. “Çünkü senin aileni yıkan kişi benmişim gibi düşünmenden korktum.”

Tolga o kadar ani bir şekilde önünde diz çöktü ki vantilatör devrilip yerde çınladı. Leyla’nın iki elini de avuçlarına aldı. “Sen benim ailemsin,” dedi, kendisi de ağlayarak. “Sen benim ailemsin.” Gözlerini kaçırdın. Bazı acılar, insanın gözü önünde olsa bile mahremiyeti hak ederdi.

Aşağıda, garajda metal bir alet keskin bir sesle yere düştü. Selim’in üzerinde toplanan fırtınadan hâlâ haberi yoktu. Bu düşünce sana vahşi, neredeyse gaddar bir tatmin verdi.

“Polisi arıyoruz,” dedin. Tolga başını kaldırdı. “Bir şikayet dosyası oluşturmak için burada yeterli kanıt var,” diye devam ettin. “Röntgencilik, taciz, takip… En azından bir kayıt oluştururuz. Ve sakın bunu ‘aile içinde halledelim’ deme; şunu anla ki o zaten ‘aileye’ güveniyordu.”

Tolga elinin tersiyle yüzünü sildi. Birdenbire küçük kardeşinden çok daha yaşlı görünüyordu. “Arıyoruz,” dedi. Leyla ona şaşkınlıkla baktı. “Evet,” dedi Tolga tekrar, bu kez daha kararlı. “Arıyoruz.” O an Leyla’dan çıkan ses tam olarak bir rahatlama değildi. Haftalarca süren korkunun içinden süzülen; pürüzlü, inanması güç, insani bir nefesti.

Aramayı sessizce yapma şansınız olmadı. Aşağıda garaj kapısı gürültüyle kapandı. Ardından ayak sesleri duyuldu. Hızlı. Ağır. Yanlış. Selim oturma odasının kapısında belirdi ve durdu.

Hepimizi bir anda süzdü; Leyla’nın önünde diz çökmüş Tolga, pencerenin yanında elinde telefonla sen, devrilmiş vantilatör ve odadaki geri dönülemez şekilde değişmiş hava… O an yüzünde çarpıcı bir şey belirdi. Suçluluk değil. Kafa karışıklığı da değil. Hesap kitap.

“Neler oluyor?” diye sordu. Tolga yavaşça ayağa kalktı. Bazı adamlar öfkelendikçe bağırır. Tolga ise daha sakinleşti. Buna tanık olmak çok daha ürperticiydi. Yüzünde hâlâ gözyaşı izleri vardı ama konuştuğunda sesi kesecek kadar keskindi. “Sen anlat.”

Selim’in gözleri telefonuna kaydı. Sonra Leyla’ya. Sonra tekrar sana. Her detayı olmasa da yeteri kadarını anladı. Bir saniye için bakışlarında aşağılayıcı bir ifade belirdi ve o an anladın: O, yaptıklarından dolayı değil, küçümsediği kadınlar bir araya geldiği için öfkeliydi. “Bu çok saçma,” dedi. İşte buydu. Tam da beklenen tepki.

Telefonu kaldırdın. “Bu kimin?” Omuz silkti. “Eski bir iş telefonu.” “İçinde kardeşimin karısının rızası olmadan çekilmiş fotoğraflarıyla mı?” Selim gözünü bile kırpmadı. “İçinde ne var bilmiyorum.” Tolga bir adım öne çıktı. “Sakın yapma.” Kelime sessizdi ama yerine ulaştı.

Selim, çalışılmış bir mağduriyetle ona döndü. “Benim Leyla’ya bir şey yapacağımı mı sanıyorsun?” “Zaten yaptığını düşünüyorum.”

O sırada annen, koridorda onun arkasında belirdi; sabahlığına sarılmış, yüzü kafa karışıklığından gerilmişti. “Neden bağırıyorsunuz?” Kimse hemen cevap vermedi. Oda, her aktörün aniden seyircinin farkına vardığı bir sahne gibiydi. Utanç, inkar, sadakat, dehşet; her şey havada asılıydı. Annen, Tolga’nın yüzünden Leyla’nın gözyaşlarına ve Selim’in gergin duruşuna baktı; bir şeylerin kırıldığını hissetmeye başladı, henüz ne olduğunu bilmese de.

“Ne oldu?” diye sordu tekrar. Sen açıkça söyledin. “Selim, Leyla’yı taciz ediyormuş.”

Ardından gelen sessizlik, bu evin daha önce hiç tanık olmadığı bir ağırlıktaydı. Annenin ağzı açıldı. Kapandı. Tekrar açıldı. “Hayır.” Elbette ilk tepkisi buydu. Hayır— çünkü anneler oğullarının kendi kurguladıkları versiyonlarını severler ve kanıtlar karşılarında nefes alsa bile o kurgunun içinde yaşarlar. Hayır— çünkü “evet” demek, bir zamanlar sofrasında oturan tehlikenin daha fazla tortilla istediğini kabul etmek demekti. Hayır— çünkü insanlar genellikle gerçeği reddetmeyi ahlaki bir duruş sanırlar, sanki gerçeği kabul etmemek onları gerçeğin kendisinden daha iyi yaparmış gibi.

Telefonu ona doğru çevirdin. “Bak.” Bakmak istemiyordu. Bunu tüm vücudunda görebiliyordun. Ama baktı. Leyla’yı damda gördü. Kırpılmış ekran görüntülerini… O karanlık videoyu… Bakışlarını kaldırdığında eli ağzındaydı.

Selim ona doğru bir adım attı. “Anne, o bunu çarpıtıyor.” “Bana sakın bir daha ‘anne’ deme,” dedi annen. Oda tekrar buz kesti. Ondan daha önce hiç bu tonu duymamıştın. On dokuz yaşında Tolga babanın kamyonetini hendeğe uçurduğunda bile… Selim gençken amcanla ettiği bir kavgadan sonra mutfak kapısını yumruğuyla deldiğinde bile… Bu ses soğuktu. Bu ses kafa karışıklığından ahlaki bir netliğe çoktan geçmişti ve geri dönmek için hiçbir sebep görmüyordu.

Leyla koltukta büzüldü. Tolga, farkında olmadan onun önüne geçti ve kendini oda ile karısının arasına siper etti. Bu jest içgüdüseldi; tüm sertliğine rağmen neredeyse zarifti.

“Polisi arıyoruz,” dedi Tolga. Selim güldü ve bu ses çok çirkindi. “Ne için? Resimler mi? Bir yanlış anlama mı? Kendi her gece sizin yatağınıza giren oydu.” Seni işaret etti. “Sor bakalım dışarıdan nasıl görünüyordu. Komşulara sor. Herkese sor.”

Gaddarlığı neredeyse cerrahi bir isabetle kullanıyordu. Tam da Leyla’nın korktuğu şeyi yapıyordu: Kadının hayatta kalmak için kullandığı şeyi alıp ona karşı çevirmeye çalışıyordu. Bir an için oda bu saldırının etkisiyle sarsıldı. O refleksi hissettin; utancın, üzerine yapışacak bir kadın aramaya başladığı o anı…

Sonra sen bir adım öne çıktın. “Benim odamda yattı çünkü orada daha güvendeydi,” dedin. “Ve eğer bunun aksini ima eden tek bir kelime daha edersen, o telefondaki her bir görüntüyü cami panosuna asılacak kadar büyük bastırırım.”

Selim sana sanki tanımadığı biriymişsin gibi baktı. Belki de öyleydin. Onun gibi adamlar, kadınların her zamanki hallerinde —uyumlu, nazik, odanın dengesini korumaya hevesli— kalmalarına güvenirlerdi. Bu durum sona erdiği an, tüm yapı çökerdi.

Tolga telefonunu çıkardı ve numarayı tuşladı. Bu kez kimse onu durdurmadı.

Polisler kırk dakika sonra geldi. Biri yaşlı, diğeri genç iki polis memuru oturma odasında ifadeleri alırken, vantilatör hâlâ bir çarpışma kanıtı gibi devrik duruyordu. Selim istifini bozmadı. Fotoğrafların “eşek şakası” olduğunu söyledi. Leyla’nın her şeyi yanlış yorumladığını iddia etti. Ona hiç dokunmadığını, odasına asla girmediğini, kötü bir niyeti olmadığını söyledi. Her cümle tek başına birini yumuşatabilirdi belki.

Ama bir araya geldiklerinde yumuşatmadılar. Birikim, başlı başına bir kanıttır.

Leyla hikâyesini sessizce anlattı; elleri sadece kapı kolu kısmına geldiğinde bir kez titredi. Sen feneri, tıkırtıları ve gizli telefonu anlattın. Tolga, karısındaki değişimi —başka yerde yatma ısrarını, yukarıda yalnız kaldığında duyduğu kaygıyı— doğruladı. Solgun ama dik duran annen, Selim’in eskiden Leyla hakkında yaptığı ve o zamanlar üzerinde durmadığı yorumları hatırladı.

Yaşlı polis telefonu istediğinde Selim tereddüt etti. O tereddüt önemliydi.

Gerçek hayat televizyonlardaki gibi ilerlemez. Dramatik bir konuşma, anlık bir çözüm yoktur. Polisler onu hemen orada tutuklamadılar. Telefonu aldılar. Koridoru belgelediler. Kilitleri sordular. İfadeleri topladılar. Kurtarılan verilere ve daha fazlasının olup olmadığına bağlı olarak olası suçlamalardan bahsettiler.

Yine de, Selim’i daha fazla sorgu için onlarla gelmeye davet ettiklerinde, evin içindeki bir şey haftalardır ilk kez derin bir nefes verdi.

Gitmeden önce sana baktı. Öfke, yalvarma ya da utanç hayal etmiştin. Bunun yerine aldığın şey soğuk, şaşkın bir nefretti; sanki asıl ihanet onun yaptığı değil, senin bunu saklamaya yardım etmeyi reddetmendi. O bakış seninle kaldı.

Kapı kapandıktan sonra kimse kımıldamadı. Ev sanki kendi kendini dinliyordu. Annen bir elini göğsüne bastırarak bir sandalyeye çöktü. Tolga yine Leyla’nın yanına diz çöktü. Sen ayakta kaldın; vücudun henüz o anın bittiğine ikna olmamıştı. Dışarıda bir satıcı neşeli, sıradan bir sesle “taze tamale” diye bağırıyordu. Bu normallik neredeyse hakaret gibi geliyordu.

Annen ağlamaya başladı. Yüksek sesle değil, sessiz ve kesintisiz gözyaşlarıydı bunlar. “Neyi kaçırdım?” diye fısıldadı. “Kendi evimde neyi görmedim?” Kimse cevap vermedi. Bunu açıklayacak kadar büyük bir cevap yoktu.

Takip eden haftalar resmi yazışmalarla dolup taştı. İfadeler… Cihazlar… Raporlar… İncelemeler… Koruma kararları…

Polis, gizli telefondaki silinmiş dosyaları ve Selim’in göbek adının bir varyasyonunu kullanan bir e-postaya bağlı bulut yedeklerini ortaya çıkardı. Çoğu korktuğun şeylerdi: rızasız fotoğraflar, arama geçmişleri, Tolga’nın ne zaman gece vardiyasında olduğunu, annenin ne zaman kiliseye gittiğini, senin ne zaman eczaneye uğradığını takip eden notlar… Canavarca anlamlar taşıyan sıradan görünümlü notlar… Rutin bir farkındalık maskesi altına gizlenmiş bir fırsat takvimi.

Şiddet içeren görüntüler yoktu. Yatak odalarının içine yerleştirilmiş gizli kameralar yoktu. Bu, en azından bir lütuftu. Ama niyetini göstermeye, bir örüntüyü kanıtlamaya ve bu olayın “saygın bir adamın inkarına karşı bir kadının sözü” olmaktan çıkmasına yetecek kadar kanıt vardı.

Selim suçlandı. Öfkenin istediği her şeyle değil belki ama avukatların devreye girmesine ve olan bitene müdahale etme hakkı olmayan akrabaların aramasına yetecek kadarıyla… Bazıları itidal çağrısı yaptı. Bazıları affetmeyi önerdi. Bazıları aile meselelerinin aile içinde kalması gerektiğini savundu. Hatta León’daki bir teyze, “Kız çok evhamlıysa böyle şeyler yanlış anlaşılabilir,” bile dedi.

Tolga telefonu onun suratına kapattı. Üç gün içinde Leyla ile birlikte evden taşındı. Önce deponun yanındaki küçük bir dairede bir iş arkadaşıyla kaldılar; şişme yatakta uyuyup dışarıdan yemek yediler çünkü bir düzen kurmak imkansız geliyordu. Gönderdiği fotoğraflarda bir rahatlama görmeyi bekliyordun. Aksine, Leyla bitkin görünüyordu.

Bunlarda Dikkatinizi Çekebilir

Yorum Yap

En güncel En son haber ve gelişmeleri tarafsız ve en hızlı şekilde öğrenebileceğiniz haber sitesi.

Facebook Twitter Youtube Linkedin Envelope Rss

Son Dakika

2025 Adalet Bakanlığı Zabıt Katipliği İlanı: Son Başvuru Tarihi ve KPSS’siz Mi? Sağlık Bakanlığı İşçi Alımı Başvurusu 2025: e-Devlet Üzerinden İŞKUR’a Nasıl Başvurulur? 2008 Sonrası Sigortalılar İçin Düşük Emekli Maaşı Uyarısı

en çok tıklananlar

2025 Adalet Bakanlığı Zabıt Katipliği İlanı: Son Başvuru Tarihi ve KPSS’siz Mi? Sağlık Bakanlığı İşçi Alımı Başvurusu 2025: e-Devlet Üzerinden İŞKUR’a Nasıl Başvurulur? 2008 Sonrası Sigortalılar İçin Düşük Emekli Maaşı Uyarısı TOKI Fırsatı: 8 İlde %20 Daha Uygun Konut!

2025 © All Rights Reserved | endakika.com | ENDAKİKA MEDYA