Ve ertesi gün, benim paramla hazırladığı düğünde onun karşısına çıkmaya karar verdim.

Ertesi sabah düğüne gitmek için hazırlanırken aynada kendime uzun süre baktım.

Gri takım elbisemi giydim. Kravatımı bağladım. Saçlarımı düzelttim.

Dışarıdan bakıldığında kızının düğününe giden sıradan bir baba gibi görünüyordum.

Ama cebimde Selçuk’un hazırladığı belgeler vardı.

Banka kayıtları.

Hastane giriş ve çıkış belgeleri.

Şüpheli vekâletnamenin fotokopisi.

Kiracıların sözleşmesi.

Ve en önemlisi, noter kayıtlarının birbirini tutmadığını gösteren ilk inceleme.

Selçuk sabah beni aramıştı.

“Kemal, bugün hiçbir şey yapma. Tartışmaya girme. Sadece izle.”

“Düğüne neden gittiğimi biliyorsun.”

“Biliyorum. Ama kızını kalabalığın içinde rezil etmeye çalışma. Bizim ihtiyacımız öfke değil, kanıt.”

Haklıydı.

Bu yüzden sakin kalacağıma söz verdim.

Düğün Bursa’nın dışında, pahalı bir kır düğünü mekânında yapılıyordu. Girişte beyaz çiçekler, büyük ışıklı harfler, pahalı araçlar vardı.

Derya’nın “yeni başlangıcı” gösterişliydi.

Benim yıllarca biriktirdiğim paranın bir kısmı etrafımda çiçek, masa, müzik ve şampanya olarak duruyordu.

İnsan buna bakınca ne hisseder?

Öfke mi?

Utanç mı?

Yoksa aptal yerine konulmuş olmanın ağırlığı mı?

Ben üçünü de hissediyordum.

Derya beni görünce yüzünde büyük bir gülümsemeyle yanıma geldi.

“Baba, geldin!”

Bana sarıldı.

Kollarım iki yanımda kaldı.

Bir saniye sonra kulağıma eğildi.

“Lütfen bugün sorun çıkarma.”

İşte gerçek Derya buydu.

Beni özlediği için değil, düğünün bozulmaması için sarılmıştı.

“Merak etme,” dedim. “Bugün sadece izleyeceğim.”

Mert de geldi.

Üzerinde pahalı olduğu belli olan koyu renk bir takım vardı.

Elimi sıktı.

“Kemal Bey, sonunda bazı şeyleri kabullendiğinize sevindim.”

“Neyi kabullendiğimi düşünüyorsun?”

Gülümsedi.

“Ailenin geleceği için bazen fedakârlık gerekir.”

O an ona bir şey söylemek istedim.

Ama Selçuk’un sözlerini hatırladım.

Öfke değil, kanıt.

Başımı sallayıp masama geçtim.

Nikâh başladı.

Derya güldü.

Mert elini tuttu.

Onları izlerken aklıma başka bir Derya geldi.

Altı yaşındaki hâli.

Annesi öldüğünde geceleri yatağıma gelip “Baba, sen de gitmeyeceksin değil mi?” diye sorardı.

Ben de ona her seferinde aynı şeyi söylerdim.

“Ben buradayım.”

Şimdi ise aynı çocuk, benim hasta hâlimi kullanarak mal varlığıma ulaşmaya çalışmıştı.

İnsan bazen çocuklarının ne zaman değiştiğini fark etmiyor.

Belki bir günde olmuyor.

Belki yıllar boyunca, küçük küçük oluyor.

Her istediğini aldığında.

Her hatası kapatıldığında.

Her “ama o benim çocuğum” dediğinizde.

Nikâh bittikten sonra telefonuma mesaj geldi.

Selçuk’tan.

“Banka incelemesi resmileşti. Satış bedelinin kalan kısmına tedbir konuldu. Gayrimenkul işlemi de incelemeye alındı.”

Telefonu cebime koydum.

İlk kez o gün biraz rahat nefes aldım.

Üç gün sonra Derya ve Mert kapıma geldiler.

Derya daha ben kapıyı tamamen açmadan konuşmaya başladı.

“Ne yaptın sen?”

“Günaydın.”

“Baba, dalga geçme! Satıştan gelen para bloke edildi. Banka benim hesabımı da inceliyor.”

Mert öne çıktı.

“Bu saçmalığı hemen düzeltmeniz gerekiyor.”

Kapının önünden çekilmedim.

“İçeri girmeyeceksiniz. Burada konuşacağız.”

Derya yüzüme baktı.

“Bunu gerçekten yapacak mısın? Kendi kızına?”

“Ben sana bir şey yapmıyorum. Sen ne yaptıysan onun sonuçları geliyor.”

“Ben seni soymadım!”

“Dört milyon sekiz yüz elli bin lirayı hesabımdan kim aldı?”

“Ben aldım ama bu çalmak değil.”

“Peki ne?”

“Aile içinde para böyle konuşulmaz.”

İşte o cümle beni gerçekten güldürdü.

“Aile içinde para konuşulmaz ama babanın bütün birikimi habersiz alınabilir, öyle mi?”

Mert sesini sertleştirdi.

“Siz zaten yaşlandınız. Bu kadar parayı ne yapacaksınız?”

Bir anda sessizlik oldu.

Derya bile ona baktı.

Mert devam etti.

“Derya tek çocuğunuz. Günün sonunda zaten ona kalacak.”

O an her şey netleşti.

Bu adam benim ölmemi beklemiyordu.

Mirasın gelmesini bekliyordu.

“Demek mesele bu,” dedim. “Ben sizin gözünüzde hâlâ yaşayan biri değilim. Gecikmiş bir mirasım.”

Derya araya girdi.

“Baba, saçmalama.”

“Vekâletnameyi hastanede nasıl aldın?”

Yüzündeki renk değişti.

“Sen imzaladın.”

“Neye imza attığımı biliyor muydum?”

Sessizlik.

“Derya?”

“Sigorta belgeleri de vardı.”

“Vekâletname olduğunu söyledin mi?”

“Hatırlamıyorum.”

“Ben hatırlıyorum. Söylemedin.”

Mert öne eğildi.

“Bunu büyütürseniz sizin için de kötü olur.”

“Bu bir tehdit mi?”

“Hayır. Gerçek. Mahkemeye giderse herkes sizin yaşınıza bakar. Kafanızın karıştığını söyleriz. Finansal kararlarınızı yönetemediğinizi anlatırız.”

İşte o an korkmadım.

Sadece içimde bir şey koptu.

Kendi kızım yanımda durmuş, benim akli durumumu tartışma konusu yaparak beni susturmaya çalışıyordu.

Kapıyı biraz daha kapattım.

“Evime bir daha izinsiz gelmeyin.”

Derya gözlerini büyüttü.

“Baba…”

“Git.”

Ertesi sabah Selçuk’u aradım.

“Resmî süreci başlat.”

Bir süre sustu.

“Emin misin?”

“Evet.”

“O senin kızın.”

“Biliyorum. En ağır kısmı da bu zaten.”

Takip eden haftalar hayatımın en uzun haftalarıydı.

Banka, transferleri ayrıntılı incelemeye aldı.

Mülk satışındaki vekâletname üzerinde bilirkişi incelemesi başladı.

Noter kaydında ciddi tutarsızlıklar bulundu.

Benim hastanede olduğum gün, belgede adı geçen noter başka bir şehirde işlem yapmış görünüyordu.

İmza bana benziyordu.

Ama imzanın atıldığı şartlar şüpheliydi.

Daha sonra hastaneden kamera kayıtları ve ziyaretçi çizelgeleri istendi.

Derya’nın o gün elinde dosyayla odama girdiği kayıt altındaydı.

Satış işlemi tamamen iptal edilmedi ama para bloke edildi ve alıcı taraf da sürece dâhil oldu.

En çok üzüldüğüm kişiler ise kiracılarım Ayhan ve Feride Karaca’ydı.

Bir akşam onları aradım.

Ayhan telefonda çok sessizdi.

“Kemal Bey, biz evden çıkarılacak mıyız?”

“Hayır. Sözleşmeniz devam ediyor.”

Feride arkadan seslendi.

“Biz bu yaşta taşınamayız.”

“Taşınmayacaksınız.”

O cümleyi söylerken ilk kez yaptığım şeyin sadece kendim için olmadığını anladım.

DEVAMINI OKUMAK İÇİN FOTOĞRAF ÜZERİNDEN DİĞER SAYFAYA GEÇİŞ YAPINIZ.