“Bu kez sizi habersiz yakalamayacağım. Çünkü artık hangi tuzağı hazırladığınızı biliyorum.”

Baran telefonu kapattıktan sonra birkaç saniye elimdeki ekrana baktım. Sesindeki telaş sahte değildi. Hastaneden çıktığımı öğrenmişti ama eve girdiğimi bilmiyordu. Demek ki beni henüz sadece kayıp sanıyordu.

Cemil Bey karşımdaki sandalyeye oturmuş, babamın bıraktığı belgeleri sessizce inceliyordu. Altmış yaşını geçmişti. Babamla otuz yıldan fazla çalışmış, ailemizin bütün yükselişini ve bütün kavgalarını görmüştü. Fakat onu ilk kez o gün bu kadar öfkeli gördüm.

“Babanız boşuna şüphelenmemiş,” dedi. “Son altı ayda şirket hesabından küçük küçük para çıkarılmış. Miktarlar tek tek bakıldığında dikkat çekmiyor. Ama toplamı üç milyon lirayı geçmiş.”

“Paraları kim çekmiş?”

Cemil Bey, önümdeki borç sözleşmesini çevirdi.

“Baran. Fakat doğrudan kendi adına değil. Melis’in kurduğu bir danışmanlık şirketine ödeme yapılmış gibi göstermişler.”

Melis’in bir şirketi olduğunu bile bilmiyordum.

Kız kardeşim yıllardır iş bulamadığını, kiraya yetişemediğini, yalnız kaldığını söyleyerek benden para alıyordu. Ben onun market borçlarını kapatırken o, babamın şirketinden milyonlar geçiriyordu.

Cemil Bey bilgisayardan birkaç dekont çıkardı. Ödemelerin tarihleri önümde sıralandı. İlk para, babam hastalanmadan iki hafta önce gönderilmişti. Son ödeme ise benim kazamdan bir gün önce yapılmıştı.

İçimde soğuk bir boşluk oluştu.

“Kazamın bununla ilgisi olabilir mi?”

Cemil Bey hemen cevap vermedi.

“Bunu bilmiyorum. Ama babanızın yazdığı notta daha ciddi bir şey var.”

Vasiyetin arkasındaki dört sayfalık el yazısını birlikte okuduk. Babam, Baran’ın şirketten para çektiğini üç ay önce fark etmişti. Melis’le birlikte hareket ettiğinden şüpheleniyordu. Beni uyarmaya çalışmış, fakat o sırada ben Baran’ın anlattığı borç sıkıntıları ve babamın hastalığı arasında ezildiğim için hiçbir işareti görememiştim.

Babam son bölümde şunu yazmıştı:

“Baran, Nehir’le evlenmeden önce Melis’le ilişki yaşamış. Bunu tesadüfen öğrendim. Evlilikten sonra da görüşmeye devam etmişler. Nehir’i yalnızca aile şirketine ve mülklere ulaşmak için kullandıklarına inanıyorum.”

Kâğıdı elimden bıraktım.

Bazı gerçekler insanın yüzüne tokat gibi çarpmaz. Daha kötüsünü yapar. Yıllarca yaşadığınız her anın içine sızar ve bütün hatıraları kirletir.

Baran’la ilk tanıştığımız günü düşündüm. Beni Melis tanıştırmıştı.

“Sana çok uygun biri,” demişti.

Düğünümüzde en çok ağlayan da oydu. Ben o gözyaşlarını mutluluktan sanmıştım.

Meğer kız kardeşim, sevdiğini söylediği adamı bana vermemişti. Beni onun önüne bir anahtar gibi koymuştu.

Cemil Bey masaya küçük bir anahtar bıraktı.

“Babanızın bankada özel kasası var. Gerçek vasiyetin aslı orada. Bu kopya yalnızca yol gösterici. Ayrıca şirket hisselerinin devriyle ilgili gizli bir protokol bulunuyor.”

“Ne protokolü?”

“Babanız mirası doğrudan şahıslara bırakmamış. Bütün taşınmazları aile şirketine aktarmış. Vasiyet yürürlüğe girdiğinde hisselerin yüzde yetmişi size, yüzde yirmisi çalışanlar fonuna, yüzde onu da eğitim bursuna geçiyor. Yani Baran’ın ele geçirdiğini sandığı tapular aslında şirket üzerinde. Kullandıkları belgeler sahte olsa bile ellerine gerçek bir mülk geçmemiş.”

İlk kez derin bir nefes alabildim.

Babam sadece beni korumamıştı. Kendisi öldükten sonra bile onların açgözlülüğünü hesaplamıştı.

“Peki bu sahte devirler nasıl yapılmış?”

“Geçici sağlık vekâletiyle. Sizin bilinç kaybı yaşadığınıza dair belge kullanmışlar. İmzanızı taklit etmişler. Fakat gerçek vasiyet açılmadan bu işlemlerin hiçbirinin kalıcı değeri yok.”

“Bunu onlara söylemeyeceğiz.”

Cemil Bey gözlerime baktı.

“Ne yapmayı düşünüyorsunuz?”

“Onların kazandıklarını sandıkları anda gerçeği öğrenecekler.”

Öğleden sonra hastaneye geri döndüm. Doktoruma, ailemin baskısından korktuğumu ve birkaç gün daha gözlem altında kalmak istediğimi söyledim. Hastane yönetimi özel bilgilerimin paylaşılmamasını kabul etti.

Sonra Baran’ı aradım.

Beni bulduğunda yüzünde endişeli bir eş ifadesi vardı. Elinde çiçek taşıyordu. Boynuma sarılmak istedi. Bir adım geri çekildim ama bunu baş dönmesine bağladı.

“Nehir, ödümüzü kopardın,” dedi. “Niye haber vermeden çıktın?”

“Hiçbir şey hatırlamıyorum,” dedim. “Eve gitmiş miyim?”

Yüzündeki renk bir an değişti.

“Hayır. Biz her yere baktık.”

“Garip bir rüya gördüm. Evde Melis vardı.”

Baran gözlerini kaçırdı, sonra elimi tuttu.

“Travma sonrası karışıklık normalmiş. Doktor da söyledi.”

O anda anladım ki insanın yüzüne bakarak yalan söylemek Baran için nefes almak kadar kolaydı.

Melis de yarım saat sonra geldi. Saçlarını toplamış, makyajını silmişti. Beni görünce ağlayarak boynuma sarıldı.

“Abla, seni kaybettiğimi sandım.”

Ben de ona sarıldım.

“Ben de seni kaybettiğimi yeni anladım,” diye fısıldadım.

Ne dediğimi anlamadı. Sadece daha sıkı sarıldı.

Önümüzdeki üç gün boyunca hafızamın parçalandığını düşündüler. Bazen Baran’ın adını karıştırdım. Bazen babamın hâlâ yaşadığını söyledim. Melis, yanımda oturup çocukluğumuzu anlattı. Baran saçımı okşayıp bana yeniden başlayabileceğimizi söyledi.

İkisi de beni savunmasız gördükçe rahatladı.

Dördüncü gün Baran, önüme birkaç evrak koydu.

“Bunlar tedavi ve sigorta işlemleri için,” dedi. “Sadece imza atman gerekiyor.”

Kâğıtlara baktım. Aralarında şirket hisselerinin yönetimini Baran’a bırakan yeni bir vekâletname vardı.

“Ellerim titriyor,” dedim. “Eve dönünce imzalasam?”

Baran gülümsedi.

“Elbette.”

Eve döneceğim gün için küçük bir aile yemeği düzenlemek istediğimi söyledim. Babamın ölümünden ve kazadan sonra hepimizin bir araya gelmesi gerektiğini anlattım.

Baran hemen kabul etti. Melis ise annemizi, dayımızı ve birkaç yakın akrabayı çağırmayı önerdi.

Onların amacı beni herkesin önünde dengesiz ve unutkan göstermekti.

Benim amacım ise maskelerini herkesin önünde çıkarmaktı.

Yemek günü öğleden sonra eve girdim. Yatak odam temizlenmiş, çarşaflar değiştirilmişti. Melis’e ait hiçbir eşya görünmüyordu. Fakat dolabın arkasına sıkışmış kırmızı bir küpe buldum.