Bir ay sonra Murat kapımıza geldi. Saçı sakalına karışmış, elbiseleri buruşmuştu. Elif kapıyı açtığında dizlerinin üzerine çöktü.
“Baba, haklıymışsın.”
Nermin paranın büyük kısmını annesinin hesabına aktarmıştı. Satın aldıklarını söylediği arsa da Nermin’in annesi adına kayıtlıydı. Bankanın taksitleri ödenmemiş, eve icra bildirimi gelmişti. Murat hesapları sorunca Nermin, Kerem’i alıp annesinin evine gitmişti.
“Beni boşanmakla tehdit ediyor,” dedi Murat. “Borç benim üzerimde. Ev satılsa bile borcun tamamı kapanmayabilir.”
Sonra başını yere eğdi.
“Annemin hastane parasını vermedim. Sizi kömürlüğe indirdim. Nermin sizi kovarken sustum. Ben oğul değilmişim.”
Murat cebinden birkaç banka dekontu çıkardı. Nermin’in aylar boyunca küçük küçük para aktardığını, son hafta ise kalan büyük tutarı tek seferde annesine gönderdiğini gösteriyordu.
Elif eski telefonu masaya koydu ve yıllar önceki kaydı açtı.
Nermin’in sesi odanın içinde yankılandı:
“Murat’ı biraz sıkıştırırsam tapuyu alırız. Yaşlılar da oğullarına karşı çıkamaz.”
Murat başını iki elinin arasına aldı. Yıllardır kendisine anlatılan bütün yalanların aynı masanın üzerine döküldüğünü ilk kez görüyordu.
“Bunu neden bana göstermediniz?” diye sordu.
Elif sakin bir sesle cevap verdi:
“Gösterdim abi. Sen bana ‘Karımı kıskanıyorsun’ dedin. Sonra da numaramı engelledin.”
Murat uzun süre konuşamadı.
İnsan bazen gerçeği bilmediği için değil, gerçeğin rahatını bozmasına izin vermediği için kör olur. Oğlumun başına gelen tam olarak buydu.
O akşam Nermin, Murat’ın telefonundan beni aradı. Sesi hâlâ buyurgandı.
“Hasan Bey, ailemi dağıttınız. O kaydı kullanırsanız sizi herkese rezil ederim.”
Eskiden olsaydı korkardım. Sesimi alçaltır, onu sakinleştirmeye çalışırdım. Fakat artık kaybedecek bir evim yoktu.
“Nermin,” dedim, “bizim ailemizi bir kayıt dağıtmadı. Senin yaptıkların dağıttı. Ben senden ev istemiyorum. Yalnızca oğluma ve torunuma ait olanı saklamamanı istiyorum.”
Telefonun öbür ucunda birkaç saniye sessizlik oldu. Sonra bağırmaya başladı.
Ben telefonu kapattım.
Hayatımda ilk kez ona cevap verirken ellerim titremedi.
Murat ertesi gün bir avukata danıştı ve elindeki dekontlarla hakkını aramaya karar verdi. Sonucun ne olacağını kimse bilmiyordu. Fakat önemli olan, ilk kez sorumluluğu başkasının üzerine atmamasıydı.
Ben onun borcunu ödemedim. Elif de evini satıp abisini kurtarmadı.
Çünkü bir insanı sevmek, her hatasının bedelini onun yerine ödemek değildir.
Emine kapının yanında ağlıyordu. Bir anne, çocuğu kaç yaşına gelirse gelsin onun çöktüğünü görünce içindeki öfkeyi taşımakta zorlanır. Murat’a doğru bir adım attı ama ben elimi kaldırdım.
“Onu kaldıracağız,” dedim. “Ama hiçbir şey olmamış gibi davranmayacağız.”
Murat başını kaldırdı.
“Senden para istemiyoruz. Ev de istemiyoruz. Fakat annenin yüzüne bakıp yaptıklarını kabul edeceksin. Bir daha bizden körü körüne güven beklemeyeceksin.”
Murat ağlayarak Emine’nin ellerine sarıldı.
“Anne, beni affet.”
Emine saçını okşadı.
“Affetmek başka, unutmak başka oğlum. Ben seni affederim ama yaşadıklarımızı unutursam aynı kötülüğe yeniden izin vermiş olurum.”
Elif sessizce bir bardak su getirip abisine uzattı. Murat, yıllarca küçümsediği kardeşinin yüzüne bakamadı.
Birkaç ay sonra banka evi satışa çıkardı. Ben gidip bakmadım. O kapının önünde yeterince ömür bırakmıştım. Sonradan öğrendiğime göre ev satılmış, kredi borcunun büyük kısmı kapanmış ama Murat’ın yine de ödemesi gereken bir miktar kalmıştı.
Nermin’in annesine aktarılan para ve arsa yüzünden Murat dava açtı. Süreç uzadı. Nermin geri dönmedi. Kerem ise iki ev arasında kalan, yetişkinlerin açgözlülüğünün bedelini ödeyen bir çocuk oldu. Ona en çok da bu yüzden üzüldüm.
Cem borçları nedeniyle şehir dışına gidip bir depoda çalışmaya başladı. İlk kez düzenli maaş alıyor, kazandığının küçük bir kısmını annesine gönderiyordu. Yaptıklarını telafi etmeye yetmezdi ama en azından kaçmak yerine sorumluluk almaya başlamıştı.
Murat da bir mobilya atölyesinde çalışmaya başladı. Haftada bir annesini görmeye geliyor, alışveriş poşetlerini kapıya bırakıp uzun süre oturmadan gidiyordu. Affedilmenin hemen eski yerine dönmek olmadığını yavaş yavaş öğreniyordu.
Biz ise Elif’in evinde kaldık. Yusuf salondaki küçük bölümü bize oda yaptı. Emine pencerenin önüne fesleğen dikti. Ben de mahalledeki çocukların kırılan bisikletlerini, komşuların bozulan sandalyelerini tamir etmeye başladım.
Bir gün Elif’e, “Kızım, biz sana yük olduk,” dedim.
Elif elindeki çayı masaya bırakıp bana baktı.
“Baba, yük olan yaşlılık değil. Sevginin hesabını tutmaktır.”
O cümleyi hiç unutmadım.
Yetmiş iki yaşımda bir ev kaybettim. Fakat ilk kez ev ile yuva arasındaki farkı öğrendim.
Ev tapuda yazan bir mülktü.
Yuva ise hasta olduğunda başında bekleyen, sokağa atıldığında kapısını açan, hata yaptığında seni ezmeden gerçeği söyleyen insanlardı.
Bugün biri bana en büyük hatamın tapuyu devretmek olduğunu sorsa, hayır derim.
En büyük hatam, malımı oğluma vermek değildi.
En büyük hatam, sevgiyi cinsiyete ve geleneğe göre ölçmekti. “Oğul evin direğidir, kız el olur” diye düşünmüştüm. Sonunda oğlum beni kapının dışında bıraktı, “el” dediğim kızım ise kendi kapısını sonuna kadar açtı.
Anne babaların çocuklarına güvenmesi kötü değildir. Fakat güven, insanın kendi güvencesinden vazgeçmesi demek değildir. Bir söz ne kadar tatlı olursa olsun, yaşlı bir insanın evi, geliri ve yaşam hakkı yalnızca sözlere teslim edilmemelidir.
Ben bunu çok geç öğrendim.
Siz benim yerimde olsaydınız Murat’ı affeder miydiniz, yoksa bazı yaraların aile bağıyla bile kapanmayacağını mı düşünürdünüz?